Yahudi tarihinde modernleşme, aydınlanma ve özgürleşme süreçleri
Hazırlayan: PDF Soru Bankası - Ders Notları Arşivi. Yayın , 11 dk
İçindekiler
Modern döneme giriş ve Avrupa Yahudiliğinin dönüşümü
Yahudi tarihinde modern döneme geçiş, erken modern dönemdeki Sabatay Sevi hareketi ve sonrasındaki Hasidilik gibi mistik ve mezhepsel gelişmelerin ardından şekillenmiştir. Erken modern dönemdeki bu iç sarsıntıları takip eden süreçte, Yahudi toplumunun dış dünya ile ilişkisini kökten değiştiren asıl gelişme Avrupa coğrafyasında yaşanmıştır. Modernleşme denildiğinde akla gelen ilk grup Avrupa Yahudileridir. Bu dönüşüm iki temel süreç üzerinden gerçekleşmiştir. Bunlardan birincisi Yahudi aydınlanması, ikincisi ise Yahudi özgürleşmesidir.
Yahudi aydınlanması ve haskala hareketi
İbranicede haskala olarak adlandırılan Yahudi aydınlanması, köken olarak akıl, bilgi ve entelektüel kavrayış anlamına gelen sekel kelimesine dayanmaktadır. Haskala hareketi, Avrupa’da ortaya çıkan genel Hristiyan aydınlanmasından etkilenerek doğmuştur. Hareketin temel amacı, orta çağ boyunca belirli mesleklerle ve dar sosyal alanlarla sınırlandırılmış olan Yahudileri bu döngüden kurtarmaktır.
Orta çağda Avrupa’daki Yahudiler, özellikle de Aşkenazlar, tarım yapmaktan veya devlet hizmetinde bulunmaktan men edildikleri için ticaret ve faizli para borç verme işlerine yönelmişlerdir. Bu durum Yahudi toplumu üzerinde olumsuz bir imajın yerleşmesine yol açmıştır. Haskala taraftarları, Yahudi toplumunu seküler eğitime, felsefeye, bilime, sanata ve yeni zanaat kollarına yönlendirerek bu dar çerçeveyi kırmayı hedeflemiştir.
Geçmişte, özellikle Endülüs ve Abbasi tecrübelerinde, Sefarad Yahudileri seküler bilimler ve felsefe ile oldukça iç içe bir yaşam sürmüşlerdir. Ancak orta çağ boyunca Avrupa içlerinde yaşayan Aşkenaz Yahudileri Hristiyan dünyasının baskısı altında oldukça izole kalmışlardır. Bu izole yaşam tarzı, Aşkenazların dini bilimlerde bile daha dar bir fıkhi alana yoğunlaşmasına neden olmuştur. Sefaradların felsefe, astronomi ve şiirle ilgilenmesine karşılık, Aşkenazlar Talmud şerhleri ve pratik hukuk kuralları etrafında bir gelenek geliştirmişlerdir. Bu sebeple Sefaradlar geçmişte Aşkenazlara daha üstten bakan bir tavır sergilemişlerdir.
Haskala hareketinin bir diğer önemli hedefi ise dil alanındadır. Aşkenaz Yahudileri orta çağdan kalma, gramer yapısı bozuk ve içinde Almanca ile İbranice ögeleri barındıran Yidiş dilini konuşuyorlardı. Aydınlanmacılar, Yidiş konuşulmasını geri kalmışlığın bir işareti olarak görmüş ve Yahudilerin içinde yaşadıkları ülkelerin resmi dillerini, özellikle de Almancayı düzgün bir şekilde öğrenmelerini savunmuşlardır.
Bununla birlikte, Doğu Avrupa’daki aydınlanma taraftarları arasında İbranicenin seküler bir edebiyat dili olarak yeniden canlandırılması yönünde güçlü bir eğilim ortaya çıkmıştır. Batı Avrupa’da ise İbranice ibadet dili olarak kalmaya devam ederken, toplumsal entegrasyon için Almanca veya Fransızca öncelikli hale gelmiştir. 18. yüzyılın son çeyreği ile 19. yüzyılın son çeyreği arasındaki yaklaşık bir asırlık dönem, haskala hareketinin en etkili olduğu evredir.
Haskala aydınlanmacılarına maskilim adı verilmektedir. Maskilim, düşünce tarzı ve yaşam biçimi olarak Avrupa toplumuna uyum sağlamayı amaçlamıştır. Bu aydınlanma çabaları zamanla iki farklı kutba evrilmiştir. Bunlardan birincisi Yahudiliği inanç esasları bakımından yeniden şekillendiren reformist hareket, ikincisi ise Doğu Avrupa’da kök salan Yahudi milliyetçiliği yani siyonist harekettir. Her iki akım da felsefi ve hukuki dayanaklarını orta çağın büyük Yahudi düşünürü Musa bin Meymun’un fikirlerinde aramış ve kendilerine göre çıkarımlar yapmıştır.
Yahudi özgürleşmesi ve emansipasyon süreci
Yahudi özgürleşmesi, Batı literatüründe emansipasyon terimiyle karşılanmaktadır. Bu kavramın İbranicede doğrudan tarihsel bir karşılığı yoktur. Kelime aslen Amerika ve İngiltere’de kölelerin veya kadınların eşit statü elde etmesi bağlamında kullanılmıştır. Orta çağ boyunca Yahudi toplumu devletler karşısında birey olarak değil, kendi özerk kuralları olan kolektif bir cemaat olarak muhatap alınmıştır. Devletler cemaat liderlerine bazı ayrıcalıklar tanımış ancak Yahudi fertlere eşit vatandaşlık hakkı vermemiştir.
Özgürleşme süreci, akılcılık ve insan hakları fikirlerinin gelişmesiyle birlikte Yahudilere uygulanan yasal kısıtlamaların, yerleşim bariyerlerinin ve mesleki engellerin kaldırılmasını amaçlamıştır. Böylece Yahudilerin yaşadıkları ülkelerde hür ve eşit haklara sahip bireysel vatandaşlar olarak tanınması hedeflenmiştir. Bu süreç, Yahudi cemaatinin kendi içindeki idari ve cezai yetkilerinin zayıflamasını ve fertlerin doğrudan modern devletlerin hukuk sistemine bağlanmasını beraberinde getirmiştir.
Batı ve Doğu Avrupa aydınlanması arasındaki farklar
Aydınlanma ve özgürleşme hareketleri, Avrupa’nın batısı ile doğusunda oldukça farklı karakteristik özellikler sergilemiştir.
Batı Avrupa’daki aydınlanma hareketinin nihai amacı, Yahudilerin mevcut siyasi sisteme entegre olması ve eşit vatandaşlık hakları kazanmasıdır. Batıdaki Yahudi aydınlanmacılar, içinde yaşadıkları devletlerin demokratik gelişimini onaylamış ve asimilasyon pahasına da olsa bu sisteme dahil olmak istemişlerdir. Ayrıca Batı Avrupa’daki maskilim, liberal görüşlü Hristiyan entelektüellerden ve düşünürlerden de destek görmüştür.
Doğu Avrupa’da ise henüz batıdaki gibi demokratik adımlar atılmadığı ve baskıcı yönetimler devam ettiği için aydınlanmacıların amacı sisteme entegre olmak değil, sistemi devrimci yöntemlerle kökten değiştirmek olmuştur. Doğu Avrupa’da Hristiyan aydınlardan destek görmeyen Yahudiler, sosyalist hareketlere yönelmişlerdir. Bu süreçte Rusya Yahudileri arasında Bund adı verilen son derece güçlü bir Yahudi sosyalist işçi teşkilatı kurulmuştur. Bund, Yahudilerin Rusya’da kalarak Yidiş kültürüne dayalı seküler bir azınlık kimliğiyle varlığını sürdürmesini savunmuştur. Aynı dönemde, Doğu Avrupa’daki bu seküler uyanış siyonist hareketin de doğuşuna zemin hazırlamıştır.
Mesleki açıdan da iki coğrafya arasında farklar vardır. Batıdaki aydınlanmacılar Yahudileri tıp, hukuk, felsefe, bilim ve sanat gibi entelektüel alanlara yönlendirirken, Doğu Avrupa’da sosialist ilkelerin etkisiyle fiziksel emeğe ve tarıma dayalı bir toplum yapısı oluşturulmak istenmiştir. Bu doğrultuda Filistin topraklarına göç eden ilk seküler sosyalist gruplar, tüm mülkiyetin ortak olduğu, kapitalizm karşıtı kolektif tarım çiftlikleri olan kibutzları kurmuşlardır.
Batı Avrupa’da Yidiş dili tamamen reddedilip Almanca ön plana çıkarılırken, Doğu Avrupa’da Yidiş korunmuş ve bu dil üzerinden zengin bir seküler edebiyat geliştirilmiştir. Doğu Avrupa aydınlanmacıları ayrıca İbraniceyi de kimliğin otantik bir parçası olarak canlandırmışlardır.
Yahudi kadınların modernleşmedeki pratik rolü
Modernleşme ve reform süreçleri anlatılırken genellikle erkek teorisyenler ön plana çıksa da, toplumsal dönüşümün pratik temelleri kadınlar tarafından atılmıştır. 1648 yılındaki Kazak katliamları ve Polonya ile Litvanya’daki rejim değişiklikleri nedeniyle pek çok zengin Yahudi ailesi Almanya topraklarına göç etmiştir. Almanya yönetimi, ekonomik canlanma sağlamak amacıyla bu varlıklı ailelerin yerleşimini desteklemiştir.
- yüzyılın ortalarından itibaren bu zengin ailelere mensup Yahudi kadınlar, Hristiyan çağdaşları gibi yaşama çabasına girmişlerdir. Almanca öğrenmiş, piyano gibi müzik aletleri çalmaya başlamış ve sosyal hayata dahil olmuşlardır. Kadınların bu pratik yaşam tarzı değişiklikleri, haskala hareketinin erkekler tarafından yazılan teorik metinlerinden çok daha önce gerçekleşmiştir. Bu durum, reform süreçlerinde önce pratik ihtiyaçların ve değişimlerin yaşandığını, teorinin ise bu pratikleri meşrulaştırmak için sonradan üretildiğini göstermektedir.
Musa Mendelssohn ve uzlaşı arayışı
Yahudi aydınlanmasının kurucu figürü, Alman Yahudi düşünür Musa Mendelssohn’dur. Mendelssohn, hayatı boyunca Yahudi şeriatının pratik kurallarına titizlikle uyan dindar bir muhafazakar olarak yaşamıştır. Resmi bir seküler eğitim almamış, kendi çabalarıyla Almanca, Latince, Grekçe ve İbranice öğrenmiştir.
Mendelssohn’un yaşadığı dönem, Avrupa’da mutlakiyetçi devletlerin gücünü artırdığı ve toplumu tektipleştirmek amacıyla Yahudi cemaatinin özerk yargı yetkilerini sınırlandırdığı bir zamandır. Devlet, cemaati değil doğrudan bireyi muhatap almaya başlamıştır. Mendelssohn, Yahudilerin modern Alman toplumuyla bütünleşmesini sağlamak amacıyla iki büyük çalışma ortaya koymuştur.
İlk çalışması, Tevrat’ı resmi yüksek Almancaya çevirmesidir. Biur adıyla bilinen bu çalışma, İbranice harflerle basılmış ve yanına İbranice gramer ağırlıklı bir şerh eklenmiştir. Mendelssohn’un bu tercümedeki amacı, yeni nesil Yahudi çocukların Tevrat üzerinden düzgün Almanca öğrenmelerini sağlamaktır. Ayrıca, o dönemde Hristiyan araştırmacılar tarafından yürütülen ve Tevrat metninin kusurlu olduğunu iddia eden eleştirilere karşı İbranice metnin edebi güzelliğini ortaya koyarak, dinden uzaklaşmaya başlayan seküler eğilimli Yahudilerin Tevrat’a olan bağlılığını korumayı hedeflemiştir. Ancak geleneksel Ortodoks hahamlar, Tevrat’ın Almanca öğretmek için bir araç olarak kullanılmasını asimilasyona yol açacağı gerekçesiyle şiddetle eleştirmiş ve bu tercümeye karşı çıkmışlardır.
Mendelssohn’un ikinci önemli eseri ise din, devlet ve hukuk ilişkisini ele aldığı Yeruşalim adlı kitabıdır. Bu eserinde Spinoza’dan etkilenen Mendelssohn, evrensel hakikatler ile tarihsel hakikatler arasında bir ayrım yapar. Ona göre akıl, ahlak ve Tanrı inancı gibi evrensel hakikatler vahiyle değil, tüm insanlığa eşit olarak verilmiş olan insan aklı ile kavranabilir. Yahudilik, dogmalardan oluşan bir din değil, Tanrı tarafından sadece İsrailoğullarına verilmiş olan bahşedilmiş şeriattır yani pratik yasalar ve kurallar bütünüdür.
Mendelssohn, kurtuluşun ve ahlakın tekelinin Yahudilikte olmadığını, akla dayanan evrensel insanlık dininin tüm insanlığı kapsadığını savunmuştur. Kudüs Tapınağı’nın yıkılmasından sonra Yahudi devletinin siyasi ve cezai yasalarının geçerliliğini yitirdiğini, geriye sadece bireysel vicdana hitap eden ibadet kurallarının (Şabat, helal gıda, sünnet) kaldığını iddia etmiştir. Bu yorumla, Yahudi olmanın modern devlete sadık bir vatandaş olmaya engel teşkil etmediğini kanıtlamak istemiştir. Ancak bu teorik çerçeve, sonraki nesiller için Yahudi kalma gerekçesini zayıflatmıştır. Nitekim Mendelssohn’un ölümünden sonraki iki kuşak içinde, aralarında kendi torunlarının da bulunduğu pek muhtasar yakını, Yahudi kurallarına uymanın teolojik bir zorunluluğu kalmadığını düşünerek Hristiyanlığa geçmiş ve tamamen sekülerleşmiştir.
Hristiyan düşünürlerin ve yöneticilerin Yahudi politikaları
Mendelssohn ile aynı dönemde yaşayan bazı liberal Hristiyan düşünürler de Yahudilerin özgürleşmesi konusunu tartışmışlardır.
Wilhelm von Dohm, 1781 yılında yazdığı Yahudilerin sivil durumunun düzeltilmesi hakkındaki eserinde, Yahudilerin orta çağ boyunca kilise ve devlet baskısı nedeniyle ahlaki ve manevi açıdan bozulduğunu iddia etmiştir. Onları faizciliğe ve ticarete Hristiyan idarecilerin zorladığını belirterek, bu durumun düzeltilmesi için yasal engellerin kaldırılmasını ve tam entegrasyonu savunmuştur. Ancak Yahudilerin henüz devlet memurluğu veya askeri görevler üstlenecek ahlaki olgunluğa erişmediğini, bunun için birkaç kuşak geçmesi gerektiğini belirterek siyasi hakların kademeli olarak verilmesini önermiştir.
Mendelssohn’un yakın dostu Gotthold Ephraim Lessing, yazdığı Bilge Nathan oyununda başkarakteri Mendelssohn’dan esinlenerek kurgulamıştır. Oyunda, insanların dinsel kimliklerinden önce insan olarak eşit oldukları fikri işlenmiştir.
Fransız rahip Abbé Grégoire ise 1789 yılında yazdığı denemede, Yahudilerin sadece dini bir cemaat olarak kalması gerektiğini, ulusal veya siyasi ayrı bir kimlik iddia etmemelerini savunmuştur. Entegrasyonun sağlanması için Yahudilerin devlet denetiminde eğitim almasını, Yidiş dilinin yasaklanmasını ve Fransızcanın zorunlu kılınmasını önermiştir. Bu yaklaşım, devletin dini kendi sınırları içinde denetlediği Fransız usulü laiklik anlayışının erken bir yansımasıdır.
Alman düşünür Johann Gottfried von Herder ise Yahudileri Avrupa bünyesindeki parazit bir topluluk olarak nitelendirmiş ancak doğru eğitim ve entegrasyon politikalarıyla bu durumun aşılabileceğini belirtmiştir.
Özgürleşmenin pratik sonuçları ve Napolyon dönemi
Yahudilerin yasal olarak eşit statü elde etmesi dünyada ilk kez 1776 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşuyla gerçekleşmiştir. Avrupa kıtasında ise bu haklar Fransız Devrimi ile birlikte tanınmıştır.
İmparator Napolyon, Yahudilerin Fransız toplumuna entegre olması için onların ulusal kimlik iddialarından tamamen vazgeçmelerini istemiştir. Bu amaçla 1806 yılında Paris’te büyük bir Yahudi meclisi ve ardından antik Yahudi yüksek mahkemesi olan Sanhedrin’i yeniden toplamıştır. Napolyon bu meclise 12 sorudan oluşan bir liste sunmuştur. Soruların özü, Yahudi şeriatının modern devletin sivil hukukuyla çatışıp çatışmadığıdır. Sanhedrin üyeleri, devletin hukukunun her koşulda üstün olduğunu beyan ederek sivil yasalara bağlılıklarını bildirmişlerdir. Fransa’da yasal kısıtlamalar tamamen kaldırılırken, İngiltere’de süreç daha yavaş işlemiş ve en önemli engel olan Hristiyan inancı üzerine yemin etme kuralı zamanla değiştirilerek Yahudilerin parlamentoya girmesi sağlanmıştır.
Almanya, Avusturya ve Rusya gibi muhafazakar devletlerde ise Napolyon’un yenilgisinden sonra kurulan Kutsal İttifak dönemiyle birlikte Hristiyan devlet yapısı yeniden vurgulanmış ve Yahudilerin eşit haklar elde etmesi 19. yüzyılın sonlarına kadar gecikmiştir. Örneğin, reformist Yahudiliğin öncülerinden din alimi Abraham Geiger, akademik başarılarına rağmen sırf Yahudi olduğu için üniversitelerde hocalık yapamamıştır.
Modern Yahudi mezheplerinin doğuşu
Ortak yaşam kurallarını zorla uygulatan geleneksel cemaat otoritesinin ortadan kalkmasıyla birlikte, Yahudilik her birey için kendi vicdanına göre tanımlanması gereken bireysel bir tercih haline gelmiştir. Bu durum, Batı Avrupa’da Yahudi dini düşüncesinin bölünmesine ve modern mezheplerin doğmasına yol açmıştır.
Reformist Yahudilik
Batı Avrupa’da haskala hareketinden beslenerek ortaya çıkmıştır. Kurucuları, Yahudiliğin değişmez katı kurallardan oluşan bir şeriat değil, sürekli gelişen ve zamana uyum sağlayan ahlaki bir inanç sistemi olduğunu savunmuşlardır.
Hristiyanlıktaki Protestan reformu inancı aslına yani ilk dönem saflığına döndürmeyi amaçlayan köktenci bir hareket iken, Yahudi reformu geleceğe odaklanan, ilerlemeci ve evrimci bir nitelik taşımaktadır. Reformistler, Yahudiliğin özünün ahlaki ilkeler olduğunu, kılık kıyafet, dil ve yeme içme kuralları gibi pratik uygulamaların ise zamana göre değişmesi gereken geçici dış kabuklar olduğunu iddia etmişlerdir.
Bu doğrultuda reformistler, sinagog ibadetlerinde köklü değişiklikler yapmışlardır. İbadet dilini İbraniceden Almancaya çevirmişler, kadın ve erkeklerin yan yana oturabileceği karışık sıralar düzenlemişlerdir. Kiliselerdeki gibi org ve koro müziğini ibadete dahil etmişler, cumartesi olan Şabat ibadetini pazar gününe kaydırmışlardır. Helal gıda kurallarından vazgeçmişler, bazı radikal gruplar sünnet uygulamasını bile kaldırmayı tartışmışlardır. Ayrıca dua kitaplarından fiziki bir Mesih beklentisini, kutsal topraklara geri dönüş duasını ve seçilmiş millet ifadelerini tamamen çıkarmışlardır.
Ortodoks Yahudilik
Reformistlerin bu radikal adımlarına karşı geleneksel yapıyı korumak amacıyla doğmuştur. Öncülüğünü Moses Sofer’in yaptığı bu akım, “Tevrat’ta olan hiçbir şey değiştirilemez” ilkesini benimsemiştir. Modern dünyanın getirdiği tüm yenilikleri, kılık kıyafet ve dil değişikliklerini tamamen reddederek içe kapalı, geleneksel bir yaşam tarzını sürdürmüşlerdir.
Muhafazakar Yahudilik
Reformistlerin aşırı değişimci tavrına karşı çıkan bazı ılımlı alimler tarafından kurulan, sonrasında Amerika Birleşik Devletleri’nde Solomon Schechter öncülüğünde sistemleşen bir orta yoldur. Schechter, Katolik İsrail kavramını ortaya atarak, değişimin bireylerin keyfi kararlarına göre değil, Yahudi toplumunun ortak aklı, tarihi sürekliliği ve konsensüsü çerçevesinde çok yavaş ve tedrici olarak yapılması gerektiğini savunmuştur. İbraniceyi, Şabatı ve helal gıda kurallarını korumuş ancak modern dünyayla barışık, ölçülü bir değişimi ve siyonist hareketi desteklemişlerdir.
Neo-Ortodoks hareket ve modern Ortodoksluk
Almanya’da Samson Raphael Hirsch tarafından kurulan bu akım, hem geleneksel Yahudi şeriatına tamamen bağlı kalmayı hem de seküler eğitime katılarak modern toplumla uyum içinde yaşamayı savunmuştur. Hirsch, Mendelssohn’un aksine, Yahudiliğin evrensel ve mutlak hakikatlerinin doğrudan Tevrat’a dayandığını iddia etmiştir. Ona göre Yahudilerin sürgünde olmasının nedeni, diğer toplumlara tek Tanrı inancını ve ahlakı tanıtma misyonudur. Bu misyonu gerçekleştirmek için de içinde yaşanılan toplumun dilini öğrenmek ve seküler eğitim almak zorunludur ancak bu süreçte şeriatın tek bir kuralından bile taviz verilemez. Hirsch, kendi dindar cemaatini korumak amacıyla reformistlerin kontrolündeki resmi Yahudi cemaatinden yasal olarak ayrılarak özerk bir Ortodoks cemaat yapısı kurmuştur. Bu akım, günümüzdeki modern Ortodoksluğun da temelini oluşturmuştur.
Notlar ve dosya açıklamaları ÖSYM konu listesine göre hazırlanır.
Yorum yaz