İçeriğe geç
Yahudilik Tarihi

Ortaçağ İslam dünyasında Yahudilik ve mezhepsel gelişmeler ders notları

Hazırlayan: PDF Soru Bankası - Ders Notları Arşivi. Yayın , 11 dk

İçindekiler

Giriş ve ortaçağ İslam dünyasında ortak yaşam

Ortaçağ İslam dünyası, Yahudi tarihi açısından son derece verimli, barışçıl ve genişleme imkanlarıyla dolu bir dönemi ifade eder. Bu dönem, Yahudi topluluklarının ekonomik, sosyal, dini ve entelektüel olarak serpildiği bir ortak yaşam (simbiyoz) evresidir. Özellikle Müslüman İspanya coğrafyasında ortaya çıkan ve Endülüs olarak anılan dönem, Yahudi tarihinin altın çağı olarak nitelendirilir. Bütün bu süreç her ne kadar her yönüyle kesintisiz bir refah sunmamış olsa da, geçmişteki baskıcı Roma idaresiyle kıyaslandığında Yahudiler için benzeri görülmemiş bir özgürlük ve gelişim alanı sağlamıştır.

Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlığı resmi din olarak kabul etmesinin ardından Yahudiler üzerindeki dini ve sosyal baskı her geçen gün artmıştı. Buna karşılık, İslam fetihleriyle birlikte kurulan yeni siyasi düzen, Yahudilere ehli kitap ve zımmi statüsü tanıyarak can, mal ve din emniyeti vadetti. Yahudiler, cizye vergisi ödemek karşılığında kendi iç işlerinde hukuki ve dini özerkliğe kavuştu. Hazreti Ömer dönemine atfedilen emanname gibi belgelerde gayrimüslim tebaa için sinagog inşa etme yasağı, silah taşımama ve kamusal alanda tören düzenlememe gibi bazı teorik kısıtlamalar bulunsa da, bu kuralların büyük kısmı uygulamaya yansımadı ve kağıt üzerinde kaldı. Dolayısıyla İslam idaresinin sunduğu istikrarlı ortam, Yahudilerin kendi kimliklerini koruyarak devlet kademelerinde danışmanlık, vezirlik ve saray hekimliği gibi en üst düzey görevlere yükselmelerine zemin hazırladı.

Yahudi toplumundaki dini ve kültürel ayrışmalar

Ortaçağda Yahudi dünyası kendi içinde iki temel eksende büyük ayrışmalar yaşadı. Bunlardan ilki teolojik temelli dini bir ayrım, ikincisi ise coğrafi ve kültürel temelli bir farklılaşmadır.

Dini ayrışma, Rabbani Yahudilik ile Karaylık arasında gerçekleşti. Günümüz Yahudiliğinin ana omurgasını oluşturan Rabbani gelenek, Sina Dağı’nda Musa’ya hem yazılı bir Tevrat’ın hem de onun yorumu ve tamamlayıcısı olan sözlü bir Tevrat’ın (Mişna ve Talmud) vahiyle verildiğini savunur. Karaylık ise bu sözlü geleneği bütünüyle reddederek otorite olarak yalnızca yazılı Tevrat’ı kabul etti. Bu iki grup arasında fiziki bir çatışma yaşanmasa da, yüzyıllar boyunca entelektüel düzeyde çok sert reddiyeler ve polemikler kaleme alındı.

Kültürel ayrışma ise Sefarad ve Aşkenaz toplulukları arasında belirdi. Bu ayrım dini esaslardan ziyade coğrafi, dilsel ve sosyal koşulların bir sonucuydu. Sefaradlar, İber Yarımadası’nda (İspanya) ve İslam coğrafyasında yaşayan, arap-İslam kültürüyle derin bir etkileşim kuran Yahudilerdir. Konuşma dili olarak Arapça ve Ladino (İbranice ve Aramice kelimeler barındıran katalan İspanyolcası) dillerini kullandılar. Aşkenazlar ise Kuzey, Orta ve Doğu Avrupa’da, Hristiyan egemenliği altında yaşayan topluluklardır. Almanya kökenli olan bu grup, konuşma dili olarak Yidiş (İbranice ve Slavca kelimeler içeren ortaçağ Almancası) dilini geliştirdi. Hristiyan yönetimlerin sürekli sınır dışı etme, kovma ve vergilendirme baskılarına maruz kalan Aşkenazların aksine, İslam yönetimindeki Sefaradlar çok daha güvenceli bir yaşam sürdüler.

Zaman içinde bu dillerin kullanımında da değişimler yaşandı. Ladino dili, Türkiye’ye gelen Sefaradlar tarafından korunmuş olsa da, cumhuriyetin ilanından sonra yürütülen Türkçe konuşma politikaları sebebiyle zamanla geriledi ve günümüzde yalnızca en yaşlı nesil tarafından hatırlanan, yok olmaya yüz tutmuş bir dil haline geldi. Hatta Ladino, evlerde çocukların anlamaması için anne ve babalar arasında bir tür şifreli dil olarak kullanıldı. Buna karşılık Yidiş, özellikle Ultra Ortodoks (Haredi) ve Hasidik Yahudiler arasında canlılığını korumaya devam etti. Bu dindar gruplar, kutsal dil olarak kabul ettikleri İbraniceyi günlük işlerde ve seküler hayatta konuşmaya karşı çıktıklarından, gündelik hayatta Yidiş dilini kullanmayı tercih ettiler.

Sefarad Yahudileri, İspanya Sürgünü sonrasında Osmanlı topraklarına geldiklerinde, bu topraklarda yaşayan en eski Yahudi grubu olan ve Bizans döneminden beri varlığını sürdüren Romaniyotları ve franko olarak adlandırılan Avrupa kökenli Yahudileri zamanla kendi içlerinde eriterek kültürel olarak asimile ettiler.

Rabbani literatürün yapısı ve iki farklı Talmud geleneği

Rabbani Yahudilik, çift Tevrat inancına dayanır. Yazılı Tevrat, Musa’nın beş kitabından oluşur ve Yahudi geleneğinde Hamse veya Humash olarak bilinir. Sözlü Tevrat ise nesiller boyunca şifahi olarak aktarıldıktan sonra, milattan sonra üçüncü yüzyılın başlarında, Roma baskısı altındaki Filistin coğrafyasında unutulma tehlikesine karşı Yuda Hanasi tarafından Mişna adıyla derlendi. Mişna, pratik hayatı ve dini hukuku düzenleyen altı ana bölümden oluşan tematik bir hukuk derlemesidir.

Sözlü gelenek sadece hukukla sınırlı kalmayıp zamanla zenginleşen farklı edebi türleri de doğurdu. Tevrat’ın doğrudan kelime kelime ve ayet ayet yapılan tefsirlerine Midraş adı verildi. İnancın gizemli ve ezoterik boyutunu ele alan mistik tefsir geleneği ise Kabala olarak şekillendi. Kabala’nın en temel metni kabul edilen Zohar kitabı, Tevrat’ın batıni ve tasavvufi bir yorumudur.

Mişna üzerine yapılan tartışmalar ve açıklamalar, Talmud adı verilen devasa külliyatı oluşturdu. Talmud, hukuki kuralları içeren halaka kısımlarının yanı sıra tarih, folklor, felsefe, teoloji ve astronomi gibi konuları barındıran agada kısımlarını da içerir. Dünyada iki ayrı coğrafyada iki farklı Talmud derlemesi yapıldı:

Kudüs Talmudu, Hristiyanlaşan Roma ve Bizans yönetiminin baskısı altındaki Filistin’de aceleyle ve erken bir dönemde kapatılmak zorunda kalındı. Bu sebeple hacimce daha küçük, daha az işlenmiş ve metodolojik açıdan daha zayıftır.

Babil Talmudu ise Sasaniler döneminde, Mezopotamya’daki daha hoşgörülü ve serbest akademik ortamda milattan sonra altıncı yüzyıla kadar olgunlaştı. Çok daha derinlemesine tartışmalar içeren, metodolojik olarak güçlü ve prestijli bir eserdir. Babil Talmudu, Sasani coğrafyasının etkisiyle bolca melek, cin ve büyü inanışı gibi yerel Babil inanç unsurlarını da bünyesinde barındırdı. Bugün Yahudi eğitim kurumlarında ana ders kitabı olarak okutulan Talmud, bu Babil versiyonudur.

Karaylık mezhebinin kuruluşu ve akılcı tefsir yöntemi

Karaylık, sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda Babil coğrafyasında Rabbani otoriteye karşı bir başkaldırı olarak ortaya çıktı. Mezhebin kurucusu, Babil Yahudi cemaatinin siyasi liderliği olan resulcalut makamının meşru varisi olan Anan ben David’dir. Rabbani din alimleri Anan’ın resulcalut olmasını engellemek için kardeşi Hananya’yı destekleyince, Anan bu durumu kabullenmeyerek kendi taraftarlarıyla birlikte bağımsız bir hareket başlattı. Bazı tarihçiler Karaylığın ortaya çıkışını tamamen Anan’ın kişisel hırslarına ve resulcalut olamamasına bağlarken, diğerleri onun zaten Rabbani çizgiden sapan radikal görüşlere sahip olması sebebiyle dışlandığını savunur.

Anan ben David, Rabbani alimlerin tekeline ve Talmud’un kutsallığına karşı çıkarak “Tevrat’ı iyice araştırın, benim görüşlerime de körü körüne bağlı kalmayın” ilkesini ortaya koydu. Karaylar, Rabbani geleneğin kullandığı sembolik ve genişletilmiş tefsir yöntemi olan deraşı reddettiler. Bunun yerine, metnin ilk muhatabının anladığı doğrudan, basit ve zahiri manayı esas alan peşat yöntemini benimsediler. Hukuki boşlukları doldurmak için ise akli kıyas (hekeş) metodunu kullandılar.

Rabbani otoritelerin şikayeti üzerine Abbasi halifesi tarafından hapsedilen Anan’ın, zindanda Müslüman fıkıh alimi Ebu Hanife ile karşılaştığı yönünde efsaneler anlatılır. Bu anlatılara göre Ebu Hanife, Anan’a devlet nezdinde asi durumuna düşmemek için Rabbani Yahudilikten tamamen ayrı, İslam ile paralellikler gösteren yeni bir mezhep kurmasını tavsiye etmiştir. Karay ibadetinde bu etkileşimin izleri açıkça görülür. Karaylar sinagoglarına ayakkabıyla girmezler, içeride halıların üzerine otururlar, ibadetlerinde rüku ve secde yaparlar, ayrıca Kur’an okunmasına benzer şekilde Tevrat’ı yüksek sesle ve açıkça okuma disiplinine sahiptirler.

Anan’ın başlattığı bu hareket ilk başlarda Ananilik olarak anılsa da, dokuzuncu yüzyıldan itibaren Tevrat okuyucuları anlamına gelen Karaylar ismini aldı. Karaylar zamanla Babil’den İran, Suriye, Mısır ve Filistin’e yayıldılar. Kudüs’teki Karay cemaati Haçlı Seferleri sırasında katliama uğrayınca Bizans topraklarına, Kırım’a, Litvanya’ya ve Doğu Avrupa’ya göç ettiler.

Kuzey Akdeniz ve Doğu Avrupa’ya yerleşen Karaylar ile Mısır’daki Karaylar arasında zamanla etnik ve dilsel farklar oluştu. Mısır Karayları kendilerini Arapça konuşan etnik Yahudiler olarak görürken, Doğu Avrupa ve Kırım Karayları kendilerinin Yahudi değil, Museviliği kabul etmiş Türk kökenli Hazarların soyundan geldiklerini savundular. Kırım Karayları, Tatarca ile akraba olan Karayca adında bir Türkçe konuştular. Ondokuzuncu yüzyılda Rus çarına başvurarak Yahudilere uygulanan ağır vergilerden ve askeri yükümlülüklerden muaf tutulmayı başardılar. İkinci Dünya Savaşı sırasında da Nazilere karşı kendilerinin etnik olarak Türk olduklarını kanıtlayarak Yahudi soykırımından kurtuldular. Bugün Doğu Avrupa Karaylarının bir kısmı şamanistik eski Türk inançlarına yönelirken, büyük kısmı zamanla İsrail’e göç etti.

Babil akademileri ve gaonlar dönemi

Yedinci ve onbirinci yüzyıllar arası Babil Yahudi tarihi, gaonlar dönemi olarak adlandırılır. Sura ve Pumbedita şehirlerinde Dicle Nehri kıyısında kurulan iki büyük dini akademi (yeşiva), Abbasi Devleti’nin başkentini Bağdat’a taşımasının ardından dokuzuncu yüzyılda Bağdat’a nakledildi. Bu akademilerin dini ve ilmi liderlerine gaon adı verilirdi. Gaon, İbranicede Yakup’un gururu ve övüncü anlamına gelen dini bir unvandır.

Gaonlar, İslam dünyasının dört bir yanına yayılmış olan Yahudi cemaatlerinin en yüksek dini ve hukuki mercii haline geldi. Kuzey Afrika, Suriye ve Hicaz gibi bölgelerdeki yerel cemaatler, içinden çıkamadıkları hukuki ve felsefi meseleleri mektuplarla Bağdat’taki gaonlara ilettiler. Gaonların bu sorulara verdikleri şeri fetvalar, Yahudi hukuk tarihinde responsa (sorular ve cevaplar) literatürünü başlattı.

Cemaatin siyasi liderliği ise Davut soyundan geldiği kabul edilen ve resulcalut olarak anılan sivil yöneticilere aitti. Resulcalut, İslam idaresi nezdinde Yahudi cemaatini temsil eder, vergileri toplar ve idari düzeni sağlardı. Gaonlar ile resulcalut arasında zaman zaman güç mücadeleleri yaşandı. Bazen siyasi gücü elinde bulunduran resulcalut akademiye yeni bir gaon atarken, bazen de gaonlar bir resulcalutun görevden alınmasında veya seçilmesinde belirleyici oldular.

Saadya Gaon ve Rabbani Yahudiliğin savunulması

Babil Yahudi cemaatinin yetiştirdiği en büyük gaon, Sura Akademisi’nin başına Mısır kökenli bir alim olarak getirilen Saadya Gaon’dur. Saadya, Karaylığın hızlı yükselişi karşısında Rabbani Yahudiliği savunmak amacıyla çok sert polemikler ve reddiyeler kaleme aldı. Bu polemikler, Karaylığın kendi içinde kurumsallaşmasını ve savunma mekanizmaları geliştirmesini de dolaylı olarak hızlandırdı.

Saadya Gaon’un Yahudi tarihindeki en büyük başarılarından biri, Filistin Yahudi cemaatinin lideri Rabbi Aaron ben Meir ile yaşadığı takvim tartışmasıdır. Ben Meir, Yahudi takviminin belirlenmesinde Filistin cemaatinin üstünlüğünü yeniden kurmak amacıyla çıplak gözle ay gözlemine dayalı eski yönteme dönmek istedi. Saadya Gaon ise Babil’de geliştirilen matematiksel ve astronomik hesaplama yönteminin esas alınması gerektiğini savundu. İki yöntem arasında ortaya çıkan gün farkları sebebiyle bayramların farklı günlerde kutlanması tehlikesi doğunca, Saadya Gaon yazdığı mektuplarla tüm dünya Yahudilerini ikna ederek Babil’in hesap yöntemini kabul ettirdi. Böylece Yahudi cemaatinin bölünmesi engellendi ve Babil’in Filistin üzerindeki dini üstünlüğü kesinleşti.

Ayrıca Müslümanların Kur’an Arapçasını kutsal bir dil olarak yüceltmelerine karşı bir tepki olarak İbraniceyi savunmak amacıyla ilk İbranice gramer kitabını ve sözlüğünü yazdı. Eserlerinin neredeyse tamamını İbrani harfleriyle Arapça kaleme alan Saadya, Yahudi tarihinde derleme yapmanın ötesine geçerek metodolojik girişleri ve sistematik bölümleri olan ilk özgün kitapları yazan kişidir. Bu yönüyle yazım disiplini açısından Müslüman ve Süryani yazarların bilimsel metotlarından etkilendi.

Endülüs altın çağı ve Yahudi Arap kültürü

Onuncu yüzyıldan itibaren Müslüman İspanya coğrafyasında Kurtuba merkezli kurulan Endülüs Emevi idaresi, Yahudi kültürünün zirveye ulaştığı kozmopolit bir ortam sundu. Bu dönemde Yahudiler, Müslümanlarla o kadar iç içe yaşadılar ki, ortaya ortak bir Yahudi Arap kültürü çıktı.

Yahudiler, felsefe, tıp, astronomi ve edebiyat alanındaki eserlerini Yahudi Arapçası adını verdikleri bir dille yazdılar. Yahudi Arapçası, dilbilgisi ve kelimeler açısından tamamen Arapça olmasına rağmen İbrani alfabesiyle yazılıyordu. Bunun sebebi, Yahudi çocuklarının dini okullarda Tevrat okuyabilmek için ilk olarak İbrani harflerini öğrenmeleriydi. Günlük dilde Arapça konuşmalarına rağmen okuma yazmayı İbrani harfleriyle öğrendikleri için Arapça metinleri de bu harflerle kağıda dökmek onlar için daha kolaydı. Ancak devlet kademelerinde çalışırken veya Müslüman hastalara reçete yazarken standart Arap alfabesini de kullandılar.

İslam kültürünün etkisiyle Yahudiler kendi dini terimlerini ifade etmek için doğrudan İslami kavramları ödünç aldılar. Tanrı için Allah, hahamlar veya kohenler için imam, sözlü gelenek ve Mişna için hadis, Yahudi hukuku ve halaka için sünnet, Tevrat’ın haftalık okuma bölümleri (paraşa) için ise menzil terimlerini kullandılar.

Felsefe, tasavvuf ve ibadet alanındaki değişimler

Bu ortak yaşam ortamında felsefe, tüm dini grupların ortak entelektüel dili haline geldi. Rabbani, Karay, Müslüman veya Hristiyan fark etmeksizin tüm alimler aynı felsefi kavramlarla tartıştılar. İslam kelamı, tasavvufu ve fıkıh usulü, Yahudi düşüncesini derinden etkiledi.

Bu etkileşimin en büyük temsilcisi, Endülüs’te doğan ancak Kuzey Afrika’dan gelen muhafazakar Muvahhitler rejiminin baskıları sebebiyle ailesiyle birlikte Mısır’a kaçan İbn Meymun’dur (Maimonides). İbn Meymun, tıp ve felsefe alanında İslam filozoflarından büyük ölçüde etkilenmesine rağmen, Yahudi kimliğini koruma kaygısıyla İslam dinine ve peygamberine karşı son derece sert ve eleştirel bir tutum benimsedi. Onun akılcı felsefesi Yahudi dünyasını ikiye bölse de, Yahudi şeriatı üzerine yazdığı derlemelerle kurucu bir otorite haline geldi.

İbn Meymun’un oğlu Abraham Maimonides (İbrahim bin Meymun) ise Mısır’da Kahire cemaatinin liderliğini yürütürken İslam tasavvufundan ve Sufi tarikatların törensel disiplininden derinden etkilendi. Sinagog ibadetlerinde köklü reformlar yaparak ayakkabıların çıkarılması, ibadetten önce el ve ayakların yıkanması, safların düzgün ve düzenli tutulması, rüku ve secde edilmesi gibi uygulamaları zorunlu kıldı. Diğer Yahudi grupları tarafından dinin kurallarını değiştirdiği gerekçesiyle sultana şikayet edilen Abraham, bu uygulamaların İslam’dan alınmadığını, aksine Kudüs Tapınağı döneminde var olan ancak zamanla Yahudiler tarafından unutulup Müslümanlarca muhafaza edilen otantik Yahudi gelenekleri olduğunu savunarak kendini korudu.

Yehuda Halevi ve felsefe eleştirisi

İslam kültürünün ve felsefesinin Yahudi kimliğini asimile etmesinden derin endişe duyan bir diğer büyük isim ise Sefarad şairi ve hekimi Yehuda Halevi’dir. Halevi, felsefi akılcılığın Yahudiliği özünden uzaklaştırdığını savunarak Atina’dan (felsefeden) Kudüs’e (vahiye) dönme çağrısı yaptı.

Halevi, ünlü eseri Sefer ha-Kuzari (Kitabü’l-Hücce ve’d-Delil fi Nusrati’d-Dini’z-Zelil) kitabında Museviliği kabul eden Hazar Türk kralının hikayesini bir çerçeve olarak kullandı. Eserinde, hakikate ulaşmanın yolunun akli felsefe değil, kesintisiz bir tarihi şecere ve tevatür zinciriyle aktarılan ilahi vahiy olduğunu savundu. Yahudilerin fiziki ve manevi olarak Kudüs’e dönmeleri gerektiğini belirten Halevi, kendisi de bu uğurda yola çıktı ve Kudüs yolunda hayatını kaybetti.

Halevi’nin en büyük ironisi, felsefeyi, İslam’ı, Hristiyanlığı ve Karaylığı sert bir şekilde eleştirdiği bu savunma kitabını, eleştirdiği felsefenin dili olan Arapça ile yazmış olmasıdır. Kitabını Yahudi Arapçasıyla kaleme alan Halevi, Rabbani geleneğin doğruluğunu kanıtlamak için isnad, sünnet, tevatür ve gelenek gibi doğrudan İslam teolojisinden ve usul ilminden aldığı kavramsal araçları kullandı. Bu durum, eleştirdiği İslam medeniyetinin entelektüel birikimine ne kadar derinden bağlı olduğunu gösteren en somut örnektir.

Notlar ve dosya açıklamaları ÖSYM konu listesine göre hazırlanır.

Yorum yaz

Yorum yaz