İçeriğe geç
Yahudilik Tarihi

Giriş ve Yahudi tarihi araştırmalarındaki temel yaklaşımlar

Hazırlayan: PDF Soru Bankası - Ders Notları Arşivi. Yayın , 11 dk

Yahudi tarihi incelenirken karşılaşılan ilk metodolojik mesele, araştırmacıların Yahudilik tarihi yerine Yahudi tarihi adlandırmasını tercih etmesidir. Bu yaklaşımın temelinde, homojen ve tek tip bir Yahudilik olgusunun bulunmaması yatmaktadır. Tarihsel süreç boyunca farklı coğrafyalarda ve dönemlerde şekillenmiş, kendi aralarında çeşitlilik gösteren Yahudi cemaatleri ve onların özgün tecrübeleri mevcuttur. Örneğin, mabet merkezli Kudüs Yahudiliğine alternatif olarak İskenderiye merkezli Helenistik Yahudilik var olmuştur. Bu iki ekol, yeni yaşam şartlarına uyum sağlayan ve birbirine paralel gelişen farklı Yahudilik biçimleridir.

İslam ve Hristiyanlık gibi inanç sistemlerinden farklı olarak, Yahudi kimliğinde din ve etnisite unsurları birbirinden ayrılmaz şekilde iç içe geçmiştir. Bu nedenle, bağımsız bir dini doktrinden ziyade Yahudi topluluğunun kendisi ve onun tarihsel varlığı ön plana çıkmaktadır. Tarih boyunca bu toplulukların yazgısı, egemenliği altında yaşadıkları devletlerin ve toplumların kaderiyle paralel bir seyir izlemiştir. Bu durumun en belirgin yansıması Sefarad ve Aşkenaz ayrımında görülür. Orta çağda İslam dünyasındaki bilimsel ve kültürel gelişmişliğe bağlı olarak Endülüs ve Kuzey Afrika coğrafyasındaki Sefarad Yahudileri ileri bir medeniyet düzeyi yakalamış ve kendilerini cemaatin asıl temsilcisi olarak görmüşlerdir. Modern döneme gelindiğinde ise Avrupa toplumlarının yükselişiyle birlikte, orta ve doğu Avrupa coğrafyasında yaşayan Aşkenaz Yahudileri liderliği devralmış ve nüfus olarak da baskın konuma gelmişlerdir.

Tarihsel süreçte Yahudi cemaatlerinin ağırlık merkezleri sürekli yer değiştirmiştir. Yehuda bölgesinde başlayan süreç; sırasıyla İskenderiye, Babil, Endülüs, Kuzey Afrika, Orta ve Doğu Avrupa coğrafyalarına kaymış, günümüzde ise Kuzey Amerika ile İsrail olmak üzere iki ana merkezde yoğunlaşmıştır. Günümüzde dünya genelinde yaklaşık 15 milyon Yahudi yaşamaktadır. Bu nüfusun yaklaşık 12 veya 13 milyonu, neredeyse eşit oranlarda Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail sınırları içinde dağılmış durumdadır. Bu iki büyük merkez, hem ekonomik hem de dini liderlik konusunda küresel ölçekte bir etkileşim ve rekabet halindedir.

İçindekiler

Antik çağdan modern döneme antisemitizmin gelişimi

Antisemitizm kelimesi, Yahudilere yönelik nefreti, önyargıyı, dışlamayı ve düşmanlığı tanımlamak amacıyla kullanılan modern bir kavramdır. Kelime kökenindeki Sami (semitik) ifadesi, bu nefretin biyolojik ve ırksal bir temele dayandığını belirtmek için 1870’li yılların sonunda Wilhelm Marr adındaki bir Alman gazeteci tarafından dolaşıma sokulmuştur. Sami ırkı dairesine Arapsaçı gibi diğer topluluklar ve Araplar da girmesine rağmen, bu kavramın tek hedefi tarih boyunca sadece Yahudiler olmuştur. Yahudi tarih yazımında bu düşmanlığın kökenleri antik Mısır dönemindeki kölelik süreçlerine kadar götürülse de, modern araştırmacılar bu durumu tarih dışı bir kurgu (anakronizm) olarak değerlendirir.

Antik çağda, özellikle Grek ve Roma imparatorlukları döneminde görülen Yahudi karşıtlığı, temelde tipik bir yabancı düşmanlığı niteliğindeydi. Çok tanrılı imparatorluk yapılarında Yahudilerin tek bir Tanrı’ya inanmaları ve Roma resmi panteonundaki tanrılara ibadet etmeyi reddetmeleri ilk gerilimleri doğurmuştur. Bunun yanı sıra, Yahudilerin sosyal bütünleşmeyi zorlaştıran koşer yemek kuralları ve erkek bedeninin mükemmelliğine inanan Grek dünyası tarafından bir kusur ve bedene müdahale olarak görülen sünnet uygulaması, dışlanmalarına yol açmıştır.

Roma İmparatorluğu’nun hristiyanlaşmasıyla birlikte Yahudi karşıtlığı tamamen dini bir zemine taşınmıştır. Erken Hristiyanlık dönemi ve orta çağ boyunca Yahudiler, İsa’yı kurtarıcı olarak kabul etmedikleri ve kendi kutsal metinlerinin geçerliliğini koruduklarını savundukları için ağır baskılara maruz kalmışlardır. Teolojik olarak “Tanrı katili” olarak damgalanan Yahudilere yönelik bu dini düşmanlığa, onların iktisadi hayatta borç para veren tüccarlar olarak istihdam edilmesinin getirdiği sınıfsal öfke de eklenmiştir. İslam medeniyeti coğrafyasında ise orta çağ boyunca böyle bir ırkçı düşmanlık yaşanmamış, buradaki gerilimler ancak modern dönemde İsrail devletinin kuruluşu ve Siyonizm süreciyle başlamıştır.

Modern döneme geçildiğinde ise antisemitizm, orta çağın din değiştirme (hristiyanlaşma) baskılarından tamamen sıyrılarak ırkçı ve siyasi bir nitelik kazanmıştır. Artık Yahudilerin din değiştirmeleri bir çözüm olarak görülmemiş, onların biyolojik olarak farklı ve saflığı bozan yabancı bir topluluk oldukları savunulmuştur. Vatansız, parazit ve asalak bir kitle oldukları yönündeki bu ırkçı propaganda, modern antisemitizmin en tehlikeli aşamasını oluşturmuştur.

Siyonizmin doğuşu ve farklı siyasi fraksiyonları

Siyonizm, modern Avrupa antisemitizminin getirdiği dışlanma ve hayatta kalma krizine bir tepki olarak doğan seküler bir milliyetçi harekettir. Siyasi Siyonizmin kurucusu kabul edilen Theodor Herzl, Yahudilerin diğer toplumlar arasında birer gölge gibi yaşadığını ve bu anomaliyi sonlandırmanın tek yolunun normalleşmek olduğunu savunmuştur. Normalleşme ise ancak Yahudilerin kendi toprakları ve devletleri olan müstakil bir millet olarak tarih sahnesine çıkmasıyla mümkündür.

Siyonist hareket, kurucularının seküler yapısına rağmen, Tevrat’taki vadedilmiş topraklar gibi dini temaları tarihsel ve etnik birer hak iddiasına dönüştürerek teolojik unsurları kendi amaçları doğrultusunda kullanmıştır. Hareket kendi içinde farklı kollara ayrılmıştır:

Siyasi Siyonizm, diplomatik kanalları kullanarak büyük devletlerin desteğiyle Filistin coğrafyasında bir yurt ve devlet kurmayı amaçlayan ana akımdır.

Sosyalist Siyonizm, toprağa dönüşü, kolektif emeği ve eşitlikçi bir toplumu savunan koldur. Bu ekolün öncüleri Filistin topraklarında kibutz adı verilen kolektif çiftlikleri kurmuş, başlangıçta yerel Araplarla ortak bir yaşam vadetmiş olsalar da süreç içinde tamamen Yahudi egemenliğine dayalı bir devlet inşasına yönelmişlerdir. İsrail devletinin kurucu kadroları ağırlıklı olarak bu Sosyalist Siyonist gelenekten gelmiştir.

Revizyonist Siyonizm, diplomasi veya sosyalist idealler yerine doğrudan askeri güç kullanımını savunan koldur. Filistinlilerin diğer Arap ülkelerine gönderilmesi gerektiğini açıkça savunan bu kol, günümüz İsrail siyasetindeki Likud Partisi gibi sağ ve milliyetçi yapıların fikri temelini oluşturur.

Dini Siyonizm ise milliyetçi hedefleri dini bir kurtuluş (mesihçi) beklentisiyle birleştiren, Batı Şeria gibi işgal altındaki topraklarda yasadışı yerleşim birimlerinin kurulmasını en radikal biçimde destekleyen akımdır.

Şarkiyat araştırmaları ve Yahudi entelektüel tarihiyle olan bağları

Şarkiyatçılık (oryantalizm), batı dünyasının doğu toplumları üzerinde kurduğu egemenliği meşrulaştıran, “Beyaz Adamın” barbar toplulukları yönetme hakkı olduğunu savunan üstünlükçü bir ideolojidir. Bu akademik ve siyasi gelenek içinde Yahudilerin konumu oldukça özgündür.

Özellikle Alman oryantalizm ekolü içinde yer alan Yahudi kökenli akademisyenler, İslam ve Arap araştırmalarına yoğun bir ilgi göstermişlerdir. Bu ilginin arkasındaki temel motivasyon, İslam dünyasındaki ortak yaşam tecrübesini ve Arapça dil birikimini inceleyerek kendi tarihsel ve dini kökenlerini anlama arzusudur. Çünkü İbranice kutsal metinlerin ve Talmud geleneklerinin anlaşılması, onlara akraba bir dil ve kültür olan Arapça araştırmalarıyla doğrudan bağlantılıdır.

Alman oryantalizmi, İngiliz ve Fransız ekolleri gibi doğrudan sömürgeci askeri faaliyetlere dayanmasa da batının entelektüel üstünlük iddialarından bağımsız kalmamıştır. Yahudi oryantalistler bu sistem içinde hem doğu araştırmalarının öznesi hem de batı gözündeki doğulu kimlikleriyle araştırmanın nesnesi konumunda olmuşlardır. Kudüs İbrani Üniversitesi’nin kurulmasıyla birlikte bu şarkiyat birikimi kurumsallaşmıştır. Siyaset bilimci Norman Finkelstein gibi araştırmacıların tespitiyle, günümüz İsrail devleti kendisini Ortadoğu coğrafyasının tam ortasında konumlandırmasına rağmen, bölge halklarına karşı son derece Avrupai ve oryantalist bir sömürgeci üstünlük yaklaşımı sergilemektedir.

Holokost sürecine giden yol ve Nazi Almanyası

Adolf Hitler liderliğindeki Milli Sosyalist Alman İşçi Partisi (Nazi Partisi), Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki yenilginin ve iktisadi buhranın getirdiği huzursuzluk ortamını kullanarak 1933 yılında iktidara gelmiştir. Hitler, yenilginin sorumlusu olarak doğrudan Yahudileri göstermiş ve onları parazit olarak tanımlamıştır. O dönemde Almanya genelindeki Yahudi nüfusu yaklaşık 525 bin civarında olup, toplam Alman nüfusunun yüzde birinden bile daha az bir kesimi oluşturmaktaydı. Buna karşılık, Polonya ve Rusya başta olmak üzere doğu Avrupa coğrafyasında 6 milyona yakın çok büyük bir Yahudi nüfusu yaşamaktaydı.

Nazilerin iktidara geldikten sonra kurdukları ilk toplama kampları (Dachau gibi) doğrudan Yahudileri değil, komünistler ve sosyal demokratlar gibi iktidara muhalif siyasi grupları hedef almıştır. Ancak hemen ardından, Mayıs 1933’te Alman Gençlik Birliği öncülüğünde “Alman ruhuna aykırı” kabul edilen Yahudi, liberal ve komünist yazarlara ait binlerce kitap törenlerle yakılmıştır. Bu yakma eylemi, tarihsel olarak Martin Luther’in reformasyon dönemindeki ulusal Alman ruhu vurgusuyla ve 1817 Wartburg Kalesi kitap yakma eylemleriyle doğrudan ilişkilendirilmiştir.

Protestanlık reformasyonu, sadece Martin Luther ile başlamamış; ondan önce İngiltere’de kutsal metni yerel İngilizceye çeviren John Wycliffe ve Bohemya’da Jan Hus bu ulusal uyanışın temellerini atmışlardır. Wycliffe, o dönemde saray elitlerinin Fransızca ve kilisenin Latince konuştuğu İngiltere’de, halkın konuştuğu orta çağ İngilizcesini kullanarak ulusal kimliği inşa etmeye çalışmıştır. Martin Luther ise Almanca kutsal kitap çevirisiyle bu ulusal saflaştırma fikrini zirveye taşımıştır. Naziler de dini saflaştırma yerine ırksal saflaştırma fikrini koyarak bu tarihsel mirasın ulusçu damarını kendi amaçları için kullanmışlardır.

Nisan 1933’te Yahudi işyerlerine yönelik başlatılan boykot eylemleri, SA birliklerinin dükkan önlerinde nöbet tutması ve vitrinleri boyamasıyla somutlaşmıştır. Bu ilk boykot halkın alışverişe devam etmesi nedeniyle çok başarılı olmasa da, ardından gelen Memuriyet Yasası ile Yahudiler devlet kadrolarından ve üniversitelerden tamamen ihraç edilmişlerdir.

1935 yılında çıkarılan Nuremberg Vatandaşlık Yasaları ile Yahudiler vatandaşlıktan çıkarılmış ve ırksal tasnife tabi tutulmuşlardır. Bu yasalara göre, üç göbek öncesine kadar Yahudi atası olanlar tam Yahudi kabul edilirken, bir veya iki göbekte kalanlar melez (mischlinge) olarak sınıflandırılmıştır. 1938 yılında çıkarılan kanunlarla Yahudilerin pasaportlarına “J” damgası vurulmuş, yeni doğan çocuklara sadece belirlenmiş Yahudi isimlerinin verilmesi zorunlu kılınmış ve yetişkinlerin pasaport isimlerine erkekler için “İsrail”, kadınlar için “Sara” eklemeleri zorunlu yapılmıştır. Kasım 1938’de ise Paris’teki bir suikast bahane edilerek gerçekleştirilen Kristal Gece pogromunda yüzlerce sinagog yakılmış, Yahudi mülkleri yağmalanmış ve 30 bin Yahudi erkek toplama kamplarına gönderilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı ve getto hayatından toplu imhaya geçiş

Almanya’nın 1939 yılında Polonya’yı işgal etmesiyle başlayan İkinci Dünya Savaşı, Nazilerin Yahudi politikasında yeni bir aşamaya geçilmesine neden olmuştur. Polonya’daki 3 milyon Yahudi nüfusu, sorunun boyutunu devasa ölçüde büyütmüştür. Naziler, işgal ettikleri bölgelerdeki Yahudi nüfusu kontrol altında tutmak amacıyla Varşova ve Krakow gibi büyük şehirlerde getto adı verilen kapalı yerleşim bölgeleri kurmuşlardır.

Getto hayatındaki açlık, salgın hastalıklar ve trajediler, sinema sanatı tarafından farklı biçimlerde ele alınmıştır. Roman Polanski’nin Wladyslaw Szpilman’ın anılarına dayanan Piyanist filmi, getto gerçeğini siyah beyaz keskin sınırlara hapsetmeden, her iki taraftaki insani ve vahşi yönleri gösteren oldukça realist bir tablo çizmiştir. Polanski kendisi de Krakow gettosunda bulunmuş ve annesini toplama kampında kaybetmiştir. Buna karşılık Steven Spielberg’in Schindler’in Listesi filmi, daha çok Hollywood tarzı iyi ve kötü karakter tasarımları üzerinden şekillenen belgesel görünümlü bir yapı sunmuştur.

Naziler, Yahudi imhasından önce, 1939 ile 1941 yılları arasında kendi vatandaşları olan zihinsel ve bedensel engellilere yönelik gizli bir ötenazi programı (Aktion T4) yürütmüşlerdir. Kilisenin baskısıyla resmi olarak durdurulmuş görünse de, savaş sonuna kadar gizlice sürdürülen bu program kapsamında 200 binden fazla engelli Alman vatandaşı kendi soyunun saflığını korumak adına katledilmiştir.

1941 yılından itibaren altı yaşından büyük tüm Yahudilere Davut Yıldızı takma zorunluluğu getirilmiş ve hemen ardından nihai çözüm olarak adlandırılan sistemli imha süreci başlatılmıştır. Polonya topraklarında kurulan Auschwitz-Birkenau, Treblinka, Majdanek ve Sobibor gibi ölüm kamplarında, gaz odaları ve fırınlar kullanılarak milyonlarca insan endüstriyel yöntemlerle katledilmiştir. Bu katliamların kurbanları arasında 6 milyon Yahudi’nin yanı sıra, Avrupa’daki nüfusunun yüzde 95’i tamamen yok edilen Romanlar (çingeneler), Yehova Şahitleri, siyasi suçlular ve milyonlarca Sovyet savaş esiri yer almıştır.

Savaş esnasında Alman askerlerinin gerçekleştirdikleri katliamları ve kurşuna dizme anlarını hatıra fotoğrafları olarak çekip eşlerine ve nişanlılarına göndermeleri, katliamın o dönemde nasıl bir kahramanlık olarak görüldüğünü kanıtlamaktadır. Bu tarihi vesikaların büyük kısmı günümüzde Kudüs’teki Yad Vashem müzesinde sergilenmektedir.

Holokost kavramının etimolojisi ve teolojik tartışmalar

Savaş yıllarında yaşanan bu büyük felaket için kullanılan Holokost kelimesi, Grekçe bütünüyle yakılan kurban anlamına gelen bir terimden türemiştir. Bu kelime Tevrat’ın antik Yunanca çevirisi olan Septuaginta metninde, mabet ibadetlerindeki tamamen yakılan kurban sunuları (ola) için kullanılmıştır. Savaş döneminde kullanılmayan bu terim, ancak 1960’lı yıllardan sonra yaygınlık kazanmıştır. Daha öncesinde ise Winston Churchill tarafından Ermenilerin tehciri ve imhası için kullanılmıştır.

Yaşanan bu felaket, Yahudi inanç dünyasında çok derin teolojik sarsıntılara ve sorgulamalara yol açmıştır. Toplum içindeki farklı ekoller bu trajediyi şu şekilde yorumlamışlardır:

Geleneksel dindar kesimler ve Hasidiler, bu yıkımı kutsal kitapta geçen Hurban (büyük yıkım) kavramı çerçevesinde, birinci ve ikinci mabetlerin yıkılışında olduğu gibi, Avrupa Yahudilerinin modernleşme ve asimilasyon süreçleriyle dinlerine sırt çevirmelerine karşılık Tanrı tarafından verilen ilahi bir ceza olarak kabul etmişlerdir.

Modern ve liberal ilahiyatçılar ise bu ceza yorumunu reddederek doğrudan Tanrı’nın mutlak gücünü ve ahdi koruyup korumadığını sorgulamışlardır. Bu teolojik hesaplaşma, Auschwitz kampındaki Yahudi esirlerin Tanrı’yı sanık sandalyesine oturtup yargıladıkları ve suçlu bulmalarına rağmen yine de dua etmeye devam ettikleri tarihi anı anlatan God on Trial filminde çarpıcı biçimde işlenmiştir.

İsrail ve Fransa’daki Yahudiler ise dini çağrışımları olan Holokost kelimesi yerine, İbranicede felaket ve büyük yıkım anlamına gelen Shoah (Şoa) kelimesini kullanmayı tercih etmektedirler.

Holokost hafızasının inşası ve siyasi arka planı

İkinci Dünya Savaşı bittikten sonraki ilk yirmi yıl boyunca, hem Amerika Birleşik Devletleri’nde hem de küresel ölçekte bu büyük felakete karşı derin bir sessizlik ve ilgisizlik hakim olmuştur. Savaş yıllarında Başkan Roosevelt yönetimi Yahudi mülteci kotalarını esnetmeyi reddetmiş, hatta Amerikan Yahudi cemaatinin liderleri (Stephen Wise gibi) sivil huzursuzluk yaratmamak adına bu duruma karşı büyük bir sessizlik sergilemişlerdir. Savaştan kurtularak Amerika’ya gelen göçmenler de cemaatin Amerikan toplumuna uyum sağlama ve sınıf atlama çabalarını bozmamak adına kendi trajedilerini bastırma yoluna gitmişlerdir.

Bu sessizlik dönemi, 1967 yılındaki Altı Gün Savaşı ile kökten değişmiştir. İsrail’in bu savaşta kazandığı askeri zafer, onu Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’daki en önemli müttefiki konumuna yükseltmiştir. Bu siyasi dönüşümle birlikte, Holokost hafızası hem Amerikan siyasetinde hem de Yahudi cemaatinde güçlü bir şekilde inşa edilmeye başlanmıştır.

Tarihçi Peter Novick, The Holocaust in American Life adlı çalışmasında, bu hafıza uyanışının bastırılmış psikolojik bir travmanın kendiliğinden açığa çıkması olmadığını savunur. Novick’e göre bu süreç, dini inanç bağları zayıflayan ve tamamen sekülerleşen yeni nesil Amerikan Yahudilerine aktarılabilecek ortak bir kimlik unsuru (Holokost bilinci) oluşturmak amacıyla gerçekleştirilmiş bilinçli ve ideolojik bir kurgudur. Norman Finkelstein da bu durumu bir Holokost Endüstrisi olarak adlandırarak, felaketin anısının İsrail’in güncel siyasi ve askeri operasyonlarını meşrulaştıran diplomatik bir kalkan olarak kullanıldığını ifade etmiştir. Günümüzde Amerika’da Trump dönemiyle birlikte yükselen sağ milliyetçi akımlar ve antisemitik eylemler, bu tarihsel tartışmaların ve hafıza mücadelelerinin yeniden güncel siyasetin merkezine taşınmasına yol açmıştır.

Notlar ve dosya açıklamaları ÖSYM konu listesine göre hazırlanır.

Yorum yaz

Yorum yaz