İçeriğe geç
Dinler Tarihi

Yahudilik ve dinler tarihine giriş ders notları

Hazırlayan: PDF Soru Bankası - Ders Notları Arşivi. Yayın , 10 dk

İçindekiler

Dinleri öğrenmenin gerekliliği ve Max Müller’in din bilimi tezi

Dinler tarihi okumaları kapsamında Yahudiliği doğru bir şekilde anlayabilmek için öncelikle dinler tarihinin temel çalışma yöntemlerini ve yaklaşımlarını kavramak gerekir. Bir dinin derinlemesine incelenmesi, özellikle de tarihsel süreçte yakın ilişkide bulunulan diğer inanç sistemleri hakkında temel seviyede bir bilgi birikimine sahip olunmadığı takdirde eksik bir çaba olarak kalacaktır. Bu durum karşılaştırmalı din çalışmalarının değerini ve gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde din biliminin kurucu öncülerinden biri olan Alman asıllı filolog ve Hint dinleri uzmanı Max Müller, bu alandaki çalışmaların Hristiyan merkezli teolojinin tekelinden kurtarılması gerektiğini savunmuştur. Müller, inançların tarafsız bir şekilde incelenebilmesi için din bilimi (Religionswissenschaft) adını verdiği özgün bir faaliyet alanı önermiştir. Onun din çalışmalarının temel düsturu haline gelen ünlü ifadesi, bir şeyi bilenin aslında hiçbir şey bilmediği yönündeki genel ilkenin din alanına uyarlanmış halidir. Bu yaklaşıma göre, dünyada sadece tek bir dini bilen kişi aslında hiçbir dini tam anlamıyla kavrayamaz. İnançların gerçek niteliği ancak karşılaştırmalı bir yöntemle çözümlenebilir.

Dinlerin dinamik yapısı ve Sami geleneklerindeki geçişkenlik

Toplumda yaygın olan fakat bilimsel açıdan hatalı kabul edilen genel bir kanaate göre dinler, kendiliğinden (hüdayinabit) ortaya çıkan, kapalı devre çalışan, birbirinden tamamen bağımsız ve başlangıcından itibaren hiç değişmeden kalan statik yapılar olarak görülür. Ancak dinler tarihi verileri bu kabulün aksini açıkça ortaya koymaktadır. Özellikle belli bir coğrafi havzada kümelenmiş olan ve Sami dinleri olarak adlandırılan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam gelenekleri birbirlerinden kopuk inançlar değildir. Bilakis bu inançlar tarih sahnesinde birbirini takip eden, eklemlenen, revize eden, birbiriyle etkileşime girip çatışan, birbirine göre konumlanan ve zaman içerisinde ayrışarak kendi sınırlarını çizen canlı birer organizma gibi hareket ederler.

Dinlerin sistemleşmesi zamana yayılan dinamik bir süreçtir. İnançlar ve kurumlar, tarihin her döneminde yeni şartlara adapte olmaya devam eden yapılar sunar. Yahudiliğin bir din olarak şekillenmesinde de kendi iç dinamiklerinin yanı sıra dış çevre faktörleri belirleyici olmuştur. Yahudi toplumu tarih boyunca sırasıyla Babilliler, Persler ve Grekler gibi farklı medeniyetlerin egemenliği altında kalarak onlarla etkileşime girmiştir. İlerleyen dönemlerde ise Hristiyanlık ve İslam gelenekleriyle kurulan yakın temaslar, Yahudi dini kimliğinin ve kurumsal yapısının şekillenmesinde doğrudan rol oynamıştır.

Dinlerin ayırt edici özellikleri ve sebt uygulaması tartışması

Dinlerin zaman içindeki değişimlerine rağmen, her bir inancı kendi yapan ve uzun süre değişmeden devam eden bazı temel karakteristik unsurlardan bahsetmek mümkündür. İslam medeniyetinin yetiştirdiği büyük alimlerden biri olan ve onuncu yüzyılın sonu ile onbirinci yüzyılın ilk yarısında yaşayan Ebu Reyhan el-Biruni, inançların bu ayırıcı niteliklerini sistemli bir şekilde ele almıştır. Batı dünyasında ilk Hint uzmanı (İndolog) olarak kabul edilen Biruni, Hindistan coğrafyası üzerine kaleme aldığı Tahkik ma li’l-Hind adlı meşhur eserinde dinlerin alamet-i farikalarını (ayırt edici özelliklerini) şu şekilde belirlemiştir:

İslam inancının ayırıcı niteliği Tevhid ilkesini yansıtan kelime-i şehadettir. Hristiyanlığın alamet-i farikası ise üçleme inancını ifade eden teslistir. Biruni, Yahudiliğin en belirleyici ayırt edici özelliği olarak ise cumartesi gününe denk gelen sebt uygulamasını işaret etmiştir.

Biruni’nin sebt gününü Yahudiliğin merkezine yerleştirmesi, bu inancın şeriat ve dini hukuk boyutunu öne çıkaran son derece isabetli bir tespittir. Nitekim Hristiyan dünyası da başlangıçtan itibaren, özellikle havari Pavlus’un mektuplarından yola çıkarak Yahudiliği tamamen şeriat merkezli bir inanç olarak tanımlamıştır. Modern dönemde Kant ve Hegel gibi Hristiyan düşünürler de bu algıyı sürdürerek Yahudiliğin sadece şekilsel kurallardan ibaret olduğunu, ruh ve maneviyat boyutunu barındırmadığını ve bu yönüyle aşılması gereken bir evre olduğunu savunmuşlardır.

Buna karşın, dinler tarihi perspektifinden bakıldığında sebt uygulaması sadece hukuki bir kural olmanın ötesinde bir anlama sahiptir. Sebt günü ile Yahudiliğin kurucu doktrinlerinden biri olan seçilmişlik fikri arasında çok güçlü bir geçişkenlik ve ilişki bulunur. Cumartesi yasaklarına uyulması, Yahudi toplumunun kutsal kimliğini korumasını ve kendisini diğer toplumlardan ayırmasını sağlayan en temel pratiklerden biridir.

Dinler tarihinin yöntemi, metodik agnostisizm ve Ninian Smart’ın tezi

Akademik din çalışmalarında tamamen tarafsız (objektif) bir noktada durabilmek oldukça zordur. Araştırmacının kendi inancı, kültürel birikimi ve kişisel deneyimleri çalışma alanını, seçtiği konuları ve ulaştığı çıkarımları kaçınılmaz olarak etkiler. Bu sebeple bilimsel çalışmalarda objektiflik, tek bir yazarın mutlak tarafsızlığından ziyade, farklı araştırmacıların birbirinin eksiklerini tamamladığı ve çıkarımlarını gözden geçirdiği kümülatif (ortaklaşa biriken) bir çabanın sonucunda ortaya çıkar.

Dinler tarihi disiplini, inançların ilahi hakikat iddialarıyla ilgilenmez. Dinleri tarihsel ve toplumsal birer gerçeklik (realite) olarak kabul eder. Bu doğrultuda, araştırma sürecinde her türlü imani kabul ve dogmatik iddia yöntem gereği parantez içine alınır. Bu bilimsel yaklaşım metodik agnostisizm (yöntemsel bilmezcilik) olarak adlandırılır. Dinler tarihi; sosyoloji, psikoloji, antropoloji, felsefe ve arkeoloji gibi pek çok farklı bilim dalının yöntemlerinden ve birikimlerinden yararlanan çok disiplinli (multidisipliner) ve yöntem merkezli (filometodik) bir bilim dalıdır.

İskoç asıllı dinler tarihçisi Ninian Smart, din kavramının sınırlarının sadece geleneksel inanç sistemleriyle sınırlı tutulmaması gerektiğini savunmuştur. Smart’a göre din, temelde bir dünya görüşü (worldview) ve hayat tarzı demektir. Dolayısıyla, modern dünyadaki çeşitli siyasi ve sosyal ideolojiler de tıpkı geleneksel dinler gibi insanların zihin dünyasını ve pratik yaşamını şekillendirdiğinden dinler tarihinin inceleme alanına dahil edilmelidir. Smart, bu çok boyutlu yapısı nedeniyle dinler tarihini her disiplinden bir parça barındıran zengin bir çalışma alanı olarak nitendirmiştir.

Gelenekselci ekol ve vahiy kaynaklı ortak köken fikri

Dinlerin kökenine dair bir diğer önemli yaklaşım ise gelenekselci ekol (tradisyonalist ekol) tarafından ortaya konmuştur. Bu ekolün en önemli temsilcilerinden biri olan Alman asıllı Müslüman düşünür Frithjof Schuon, dinlerin aşkın birliği üzerine kapsamlı çalışmalar yapmıştır. Schuon, yazılarında büyük harfle başlayan Gelenek kavramını doğrudan ilahi vahyi tanımlamak amacıyla kullanır.

Bu teze göre, tarih boyunca ortaya çıkan ve insanlığa yön veren tüm kadim inanç sistemleri temelde aynı ilahi vahiy kaynağından beslenmiştir. Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam gibi Sami geleneklerinin yanı sıra Hinduizm, Budizm, Taoculuk ve Şinto gibi Doğu inançları da özünde bu kutsal gelenekten izler taşır. Hatta Schuon, antik dönemdeki büyük Grek felsefesini de salt akli bir uğraş olarak görmeyip vahiyden beslenen kadim ve kutsal bir geleneğin parçası olarak değerlendirmiştir.

İslam geleneğinde dinler tarihi ve milel-nihal literatürü

Kendi inancımızı, geleneğimizi ve tarihsel konumumuzu daha iyi anlayabilmek için diğer dinlerin tarihini bilmemiz gerekir. İslam düşünce geleneğinde bu ihtiyacın ilk ve en önemli yansıması Kur’an metninde görülür. Kur’an, önceki dini gruplara (Yahudiler, Nasraniler, Mecusiler ve Sabiiler) sıkça atıfta bulunur. Ancak Kur’an bir dinler tarihi kitabı değildir. Onun önceki inanç gruplarından bahsederken kullandığı temel ölçü, ilk Müslümanların bu gruplarla doğrudan kurduğu ilişkiler ve tecrübe ettiği ortak zeminlerdir.

Kur’an, önceki gelenekleri durağan yapılar olarak değil, tarih içinde sürekli değişen, dönüşen ve pratik yaşamda farklılaşan insan toplulukları olarak tasvir eder. Bu yönüyle son derece dinamik ve muhataplarıyla sürekli diyalog halinde olan (diyalojik) bir anlatım tarzı benimser.

Kur’an’dan sonra İslam dünyasında diğer dinleri incelemek amacıyla zengin bir bilimsel literatür oluşmuştur. Bu literatür milel ve nihal geleneği olarak adlandırılır. Arapçada “millet” kelimesi bir dinin toplumsal boyutunu ve bir topluma mal olmuş halini ifade ederken, “nihal” (nihle) ise bu dinlerin içinden çıkan fırkaları ve mezhepleri tanımlar. İslam dünyasının farklı coğrafyalarında yetişen büyük alimler, dinler tarihi alanında batı dünyasından asırlarca önce çok ileri ve tarafsız çalışmalar ortaya koymuşlardır:

Onbirinci yüzyılda Endülüs havzasında yaşayan İbn Hazm, el-Fasl fi’l-Milel ve’l-Ahva’ ve’n-Nihal adlı meşhur eserinde Kitab-ı Mukaddes metinlerine yönelik tarihteki ilk sistemli metin tenkidi (kutsal metin kritiği) çalışmasını gerçekleştirmiştir. Batı dünyasında kutsal metinlerin bu tarz tarihsel ve filolojik yöntemlerle incelenmesi ancak onyedinci yüzyılda Spinoza ve Hobbes gibi düşünürlerle başlayabilmiştir.

Onyedinci yüzyıldan çok daha önce, onbirinci yüzyılın başlarında yaşayan Şehristani ise el-Milel ve’n-Nihal adlı kitabında inanç sistemlerini hiçbir kişisel yargıda bulunmadan, tamamen nesnel ve tasviri (deskriptif) bir yöntemle sunmuştur. Şehristani’nin bu tarafsız bilimsel yöntemi, modern dinler tarihinin kurallarıyla tam bir uyum içerisindedir ve batıda bu düzeyde tarafsız bir çalışmaya ondokuzuncu yüzyıldan önce rastlanmamıştır.

Benzer şekilde Biruni, Asar-ı Bakiye adlı çalışmasında farklı inanç gruplarının takvim sistemlerini, kutsal günlerini, bayramlarını ve bu günlerin hesaplanmasında mezhepler arasında ortaya çıkan astronomik görüş ayrılıklarını karşılaştırmalı olarak incelemiştir.

İslam medeniyetinin zirve dönemlerinde diğer dinler hakkında bilimsel çalışmalar yapmak ve bu alanda derinleşmek, o toplumun ilmi, kültürel ve medeni gücünün en büyük göstergelerinden biri olarak kabul ediliyordu. Geçmişte Müslüman alimlerin öncülük ettiği bu bilimsel alana günümüzde daha çok batılı (Yahudi ve Hristiyan) akademisyenlerin yön veriyor olması, üzerinde önemle durulması ve düşünülmesi gereken tarihsel bir dönüşümdür.

Yahudiliğin çok boyutlu kimlik yapısı: tarih, etnisite ve din

Yahudilik inancı kendi içinde tek tip (monolitik) bir yapıya sahip değildir. Tarih boyunca Yahudi toplumunda o kadar farklı dini yorumlar ve yaşam tarzları ortaya çıkmıştır ki, bazı araştırmacılar tek bir Yahudilik tanımı yapmak yerine çoğul olarak Yahudilikler (Judaisms) kavramını kullanmayı tercih etmişlerdir.

Bugün en dindar muhafazakar kesimi temsil eden Ultra-Ortodoks Yahudilik ile hiçbir dini inancı olmayan ateist veya seküler Yahudiler arasındaki uçuruma rağmen, bu grupları bir arada tutan ortak bağ din değil etnisitedir (soysal aidiyettir). Buna karşın, İsa’yı Mesih olarak kabul eden ancak kendilerini hala Yahudi olarak tanımlayan Mesiyanik Yahudiler gibi grupların bu kimlik dairesine dahil edilip edilmeyeceği Yahudi dünyasında hala derin bir tartışma konusudur.

Yahudi dünyasındaki tüm bu çeşitliliğe rağmen, inancın başlangıcını, gelişimini ve toplumsal yapısını anlayabilmek için en sağlam bilimsel zemin Yahudi kutsal metinleridir (Tanah). Kutsal metinler sadece inananlar için dini bir şeriat kaynağı değildir; aynı zamanda dinden tamamen kopmuş seküler veya siyonist gruplar için de ortak geçmişe ve coğrafyaya işaret eden tarihi ve kültürel bir referans noktasıdır.

Yahudi kimliği üç temel kurucu sütun üzerine inşa edilmiştir: ortak bir geçmiş (tarih bilinci), ortak bir ata (etnik aidiyet) ve ortak bir kader (dini inanç ve kurallar). Seküler Yahudiler bile bu üç boyutun getirdiği kültürel mirası korumaya özen gösterirler. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri veya İsrail’de yaşayan ve kendisini ateist olarak tanımlayan pek çok seküler Yahudi, Pesah (Fısıh/Hamursuz) Bayramı geldiğinde mayasız ekmek yeme ritüeline katılır. Onlar için bu uygulama dini bir zorunluluktan ziyade, milli kimliği ve tarihsel aidiyeti yaşatmanın kültürel bir aracıdır.

Kanada asıllı dinler tarihçisi Wilfred Cantwell Smith, din (religion) kavramının batı dünyasında kazandığı durağan ve kalıplaşmış anlamı eleştirmiştir. Smith, inançları tanımlarken iki yeni kavram çifti önermiştir: insanın içsel dünyasını ve inancını ifade eden öznel iman (faith) boyutu ile tarihsel süreçte sürekli biriken, değişen ve kurumsallaşan nesnel birikimli gelenek (cumulative tradition) boyutu. Dinler tarihi araştırmalarında kişilerin öznel imanları yargılanamaz, ancak nesnel birikimli gelenekler bilimsel olarak incelenebilir.

Dinler tarihinde tarafsızlık ve Joseph Kitagawa’nın adalet ilkesi

Dinler tarihinde tarafsızlık (objektiflik) kavramı modern dönemde yeniden tanımlanmıştır. Mircea Eliade’nin öğrencisi ve Chicago Okulunun önemli temsilcilerinden biri olan Japon asıllı Amerikalı dinler tarihçisi Joseph Kitagawa, mutlak tarafsızlığın ne mümkün ne de bilimsel olarak arzulanır olduğunu savunmuştur.

Kitagawa’ya göre, bir inanç sistemine tamamen mesafe koyarak onu soğuk bir laboratuvar nesnesi gibi incelemek, o dinin ruhunu ve dindarın içsel dünyasını anlamayı engeller. Dinler tarihçisi, inancı dindarın gözünden anlamaya çalışan katılımcı gözlem (subjektif yaklaşım) ile bilimsel süzgeci elden bırakmayan akademik mesafe (objektif yaklaşım) arasında sürekli bir git-gel süreci işletmelidir. Yöntemin temel amacı ruhsuz bir tarafsızlık değil, incelenen dinin mensuplarına haksızlık yapmamak ve onlara karşı adil olmaktır.

Akademik dürüstlük ve adalet ilkesi gereği, bir inanç sistemi incelenirken arkeolojik verilerden, kutsal metin analizlerinden ve bilimsel birikimden yararlanılmalıdır. Ancak yapılan tüm çıkarımlar, o dinin kendi mensuplarının ve kendi alanında uzmanlaşmış akademisyenlerinin asla kabul edemeyeceği, onları tamamen dışlayan veya tahrif eden aşırı uç yorumlardan uzak durmalıdır. Bilimsel yaklaşım, muhataplarıyla akademik düzeyde saygın bir diyalog kurmayı gerektirir.

Orta Çağ felsefesinde inançlar arası etkileşim ve İbn Meymun örneği

İnançlar arasındaki bu dinamik etkileşim Orta Çağ düşünce dünyasında da kendisini açıkça göstermiştir. Orta Çağ felsefesinde İslam, Yahudi ve Hristiyan filozofları arasında çok derin bir düşünsel bağ ve karşılıklı etkileşim yaşanmıştır.

Bu dönemde yetişen ve en önemli Yahudi filozof kabul edilen İbn Meymun (Maimonides), İslam dünyasındaki rasyonalist felsefe akımlarından ve Helenistik felsefe geleneğinden derin bir şekilde etkilenerek akıl merkezli bir Yahudi teolojisi inşa etmiştir. Buna karşın, İbn Meymun’un bu rasyonalist çizgisine karşı çıkan Yehuda Halevi gibi gelenekçi Yahudi düşünürler, felsefi akılcılığı eleştirerek Yahudi toplumunu Atina’dan (felsefe dünyasından) Kudüs’e (kendi kutsal ve geleneksel köklerine) dönmeye çağırmışlardır.

Yaşanan bu büyük felsefi çatışmaya rağmen, İbn Meymun’un inşa ettiği teolojik kurallar o derece kurucu bir nitelik kazanmıştır ki, bugün sekülerlerden Ultra-Ortodokslara, liberallerden siyonistlere kadar tüm farklı Yahudi ekolleri kendi görüşlerini temellendirmek için İbn Meymun’un düşüncelerine referans vermeye devam etmektedir. Bu durum, felsefi birikimin inançların kurumsal hafızasındaki kalıcı etkisini gösteren en önemli örneklerden biridir.

Notlar ve dosya açıklamaları ÖSYM konu listesine göre hazırlanır.

Yorum yaz

Yorum yaz