Yahudi olan ve olmayan ayrımının tarihsel ve hukuki gelişimi
Hazırlayan: PDF Soru Bankası - Ders Notları Arşivi. Yayın , 12 dk
İçindekiler
Geleneksel Yahudi toplum yapısı ve rollerin kutsal kökeni
Yahudilik tarihi boyunca birebir eşitlik fikri geleneksel bir ideal olarak kabul edilmemiştir. Eşitlik kavramının çok daha modern bir düşünce olduğu göz önünde bulundurulduğunda, geleneksel Yahudi toplumu için asıl öncelik bireylerin eşitliği değil, toplumun bekası, birliği ve sağlıklı bir şekilde varlığını sürdürebilmesidir. Bu amaç doğrultusunda, toplumsal yapının hiyerarşik olması ve bireylerin Tanrı tarafından belirlenmiş belirli rol ayrımlarına uyması zorunlu görülmüştür. Bu durum antik İsrail toplumundan başlayarak sonraki dönemlerde sistemleşen Rabbani Yahudilik için de geçerliliğini korumuştur.
Toplumsal rollerin ve bu rollerdeki aktiflik unsurunun niteliği, sözlü gelenek kapsamında kadın ve erkeğe yüklenen sorumluluklar üzerinden açıklanmaktadır. Yaratılış hikayesinde kadının aktif ve yönlendirici yönünün Tanrı’nın tasarımı dışına çıkarak olumsuz bir sonuç doğurduğu kabul edilirken, dini yasalarla kadının konumu daha sınırlı ve korunaklı bir alana çekilmiştir. Sözlü gelenek kapsamında Talmud içerisinde yer alan bir anlatı bu durumun toplumsal işleyişteki yerini somutlaştırmaktadır.
Anlatıya göre, dini bütün ve son derece salih bir Yahudi alimi ile dindar ve iyi bir Yahudi kadını evlidir. Ancak çocuk sahibi olamamaktadırlar. Nesli sürdürmek ve çocuk sahibi olmak, Yahudi şeriatında erkeğe farz kılınan ilk emir olduğundan, çift birbirlerini çok sevmelerine ve mutlu olmalarına rağmen boşanmaya karar verir. Boşanmanın ardından iyi olan adam ahlaken son derece kötü bir kadınla evlenir. İyi olan kadın ise ahlaken kötü olan bir adamla evlenir. Bir süre sonra iyi kadın evlendiği kötü adamı doğru yola sevk ederek salih bir kimse haline getirirken, kötü olan kadın evlendiği salih alimi kendi kötü yoluna çekerek yoldan çıkarır.
Bu anlatı geleneksel Yahudi düşüncesinde kadının özünde her zaman aktif ve yönlendirici bir güç barındırdığını gösterir. Kadın iyi olduğunda erkeği de iyi kılmakta, kötü olduğunda ise erkeği kötüleştirmektedir. Dini yasalarla kadına belirli sınırların çizilmesi ve belirli rollerin verilmesi, onun bu yönlendirici gücünün kontrol altında tutulmasını ve toplumsal yapıya iyi bir yardımcı olarak hizmet etmesini sağlamayı amaçlamaktadır. Cinsiyetler arası bu rol ayrımı, toplumsal yapının devamlılığını sağlayan kutsal bir düzenleme olarak kabul edilir.
Evrensellik ile milli seçkinclik arasındaki teolojik gerilim
Yahudi inanç sisteminin Yahudi olmayanlarla olan ilişkisi, evrensel iddialar ile milli ve seçkinci vurgular arasındaki sürekli bir gerilim etrafında şekillenmiştir. Yahudi kutsal metinleri incelendiğinde bu gerilimin iki farklı boyutu açıkça görülür.
Evrensel boyut, tüm insanlığın ortak bir kökene dayandığı fikriyle başlar. Adem tüm insanlığın ilk atasıdır. Nuh Tufanı sonrasında ise yeryüzündeki tüm canlıların yok olması ve sadece Nuh ile ailesinin kurtulmasıyla ikinci bir yaratılış evresi yaşanmıştır. Nuh, tüm insanlığın ikinci ortak atası olarak kabul edilir. Tufandan sonra Tanrı, Nuh ve soyuyla tüm yeryüzünü ve canlıları kapsayan genel bir anlaşma yapmıştır. Bu anlaşma uyarınca Tanrı yeryüzüne bir daha tufan göndermeyeceğini vadetmiş, insanlığın ise çoğalmasını istemiştir. Rabbani gelenekte bu ortak miras, tüm insanlığı bağlayan ve Nuh’un yedi kanunu olarak adlandırılan temel ahlaki ilkelerle sistemleştirilmiştir.
Seçkinci boyut ise bu ortak insanlık ailesi içerisinden İbrahim, İshak ve Yakup soyundan gelen İsrailoğullarının Tanrı tarafından özel ve kutsal bir kavim olarak seçilmesi iddiasına dayanır. Bu seçilmişlik inancı, insanlığı İsrail ve öteki milletler şeklinde köklü bir ayrıma tabi tutmuştur.
Kutsal metinlerde modern anlamda soyut din tanımlarından ziyade kavimler ve topluluklar esas alınmıştır. Merkezde yer alan İsrailoğullarının Tanrı’dan aldıkları Tora adında bir öğretileri ve uymakla yükümlü oldukları altı yüz on üç şeriat kuralı mevcuttur. Diğer milletler ise kendi çok tanrılı sistemlerine sahip putperestler olarak tanımlanmıştır. Bu durum kutsal metin anlatılarında hak ile batıl mücadelesi olarak resmedilmiştir. İsrail, etrafı yırtıcı putperest topluluklarla çevrili, hayatta kalma mücadelesi veren zayıf bir kuzu olarak tasvir edilirken; yabancı topluluklar ise İsrail’i her an kendi inançlarına çekerek yoldan çıkarabilecek ölümcül tehdit unsurları olarak kabul edilmiştir.
Kenan topraklarının fethi ve radikal şeriat hükümleri
Kutsal kitap anlatılarında, İsrailoğullarına Kenan topraklarını fethetme emri verildiğinde, bölgenin yerlisi olan yedi putperest kavmin (başta Kenaniler) tamamen ortadan kaldırılması gerektiği belirtilmiştir. Bu emir sadece eli silah tutan erkekleri değil, kadınları, çocukları, yaşlıları ve hatta hayvanları dahi kapsayan, onlara ait tüm ibadet alanlarının, sunakların ve nesnelerin yeryüzünden silinmesini öngören son derece radikal bir soykırım talimatıdır.
Tarihsel ve bilimsel araştırmalar ile Yahudi akademisyenlerin çalışmaları, bu radikal tasfiye emrinin fiziki ve pratik bir gerçekliğe tekabül etmediğini ortaya koymaktadır. Bu emir, Kenan topraklarının fethedildiği iddia edilen dönemden yüzyıllar sonra, güneydeki Yahuda Krallığı döneminde kaleme alınmıştır. Asur İmparatorluğu’nun kuzeydeki İsrail Krallığı’nı yıkarak güneye doğru bir tehdit oluşturduğu ve Yahuda topraklarını baskı altına aldığı dönemde, Kral Yoşiya büyük bir dini reform başlatmıştır.
Kral Yoşiya döneminde yazılan bu radikal metinler, fiili bir soykırımı gerçekleştirmek için değil, yabancı putperest kültürlerin baskısı altında asimile olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Yahuda toplumunu bir arada tutmak, dini sınırları en katı şekilde çizmek ve halkı yabancı unsurlarla kaynaşmaktan alıkoymak amacıyla geçmişe atıfla kurgulanmıştır. Dolayısıyla bu ağır hükümler, pratik bir askeri talimattan ziyade, toplumsal kimliği korumayı amaçlayan teorik birer koruma duvarıdır.
Kenan bölgesi dışındaki komşu Sami topluluklarla olan ilişkiler ise daha farklı bir hukuki zemine oturtulmuştur. Kutsal topraklar dışında kalan bu kavimler İsrail’e savaş açmadığı sürece onlarla savaşılması yasaklanmıştır. Eğer savaş kaçınılmaz hale gelirse, bir bölgeyi fethetmeden önce mutlaka barış çağrısı yapılması, kuşatma sırasında düşmanın kaçabilmesi için dört taraftan birinin açık bırakılması kurala bağlanmıştır. Savaşın kazanılması durumunda ise sadece eli silah tutan erkekler öldürülmüş, kadınlar, çocuklar ve mülkler ganimet olarak alınmıştır. This kurallar dönemin yaygın savaş hukukunun bir yansımasıdır.
Musa şeriatında diğer kavimleri Yahudi yapma gibi bir misyonerlik amacı bulunmamaktadır. Şeriatın öncelikli hedefi İsrailoğullarının kendi inançlarında kalmasını sağlamaktır. Tüm insanlığın tek bir Tanrı inancında birleşmesi yönündeki evrensel teolojik vizyon, ancak sürgün dönemi sonrasındaki peygamberlik kitaplarında ortaya çıkmıştır. Ancak bu vizyonun işlendiği bölümlerde dahi diğer milletlerin sonunda İsrail’in egemenliği altına girerek hizmet edeceği yönündeki seçkinci ifadeler yer bulmaya devam etmiştir.
Rabbani dönemde yabancı algısının metafizik boyuta taşınması
İsrailoğullarının bağımsız devletlerini kaybederek sürgün hayatı yaşamak zorunda kaldığı ve Roma İmparatorluğu’nun ağır baskıları altında ezildiği Rabbani dönemde, yabancılara yönelik algı daha sistematik ve katı bir yapıya bürünmüştür. Bu dönemde Yahudi olmayanlar için kavim veya millet anlamına gelen goy kelimesi kullanılmaya başlanmıştır.
Sürgün koşullarında yaşayan ve askeri bir gücü bulunmayan Yahudi toplumu, yabancılara karşı pratikte barışçıl ve uyumlu bir dil geliştirmek zorunda kalmış olsa da, zihniyet düzeyindeki yabancı karşıtlığı daha da derinleşmiştir. Kutsal metinlerde yer alan ve İsrail’in diğer milletlerden özünde bir farkı olmadığını belirten ifadelerin aksine, Rabbani gelenekte seçilmişlik inancı metafizik bir düzleme taşınmıştır.
Bu yeni yoruma göre Tanrı, Tevrat’ı yeryüzündeki tüm kavimlere teklif etmiş ancak sadece İsrailoğulları bu ağır sorumluluğu kabul etmiştir. Bu sebeple Tanrı, henüz dünyayı yaratmadan önce İsrailoğullarını ilk oğlu olarak seçmiş ve yaratılışın merkezine yerleştirmiştir. Bu yaklaşım uyarınca, günahkar olsalar ve şeriata uymasalar dahi Yahudilerin bu seçilmişlik vasfını asla kaybetmeyeceği kabul edilirken; Yahudi olmayanların ise özünde ahlaki kusurlarla malul olduğu fikri pekiştirilmiştir.
Toplumsal mesafeyi korumak amacıyla getirilen hukuki düzenlemeler bu güvensizlik ilişkisini açıkça gösterer. Rabbani şeriata göre, putperest bir çocuğun dünyaya gelmesine aracı olmamak adına bir Yahudi kadının yabancı bir kadına doğum yaptırması yasaklanmıştır. Aynı şekilde, yabancı kadınların güvenilmez olduğu, doğum esnasında Yahudi anneye veya bebeğe kasıtlı olarak zarar verebilecekleri gerekçesiyle, bir Yahudi kadının yabancı bir ebe eşliğinde doğum yapması da engellenmiştir. Bu katı yasaklar, yabancı korkusunun toplumsal yaşamı organize eden koruyucu kurallara dönüşmesinin sonucudur.
Yabancılara yönelik bu köklü güvensizlik, kutsal metinlerdeki sembolik anlatıların yeniden yorumlanmasıyla da desteklenmiştir. İshak’ın ikiz oğulları Yakup ve Esav arasındaki mücadele buna en belirgin örnektir. Yakup, hileyle ilk oğulluk hakkını ve babasının kutsamasını aldıktan sonra Esav’ın öfkesinden kaçmış, yıllar sonra geri döndüğünde iki kardeş sarılarak öpüşmüştür.
Kutsal kitaptaki bu olumlu karşılaşma anlatısına rağmen, Rabbani otoriteler dildeki kelime benzerliklerinden yola çıkarak olumsuz bir yorum üretmişlerdir. İbranicede öpmek ve ısırmak kelimelerinin yazılışları birbirine çok yakındır. Rabbiler, Esav’ın aslında Yakup’u öpmediğini, aksine ısırdığını iddia etmişlerdir.
Esav geleneksel yorumda Roma İmparatorluğu’nun, Bizans’ın, Hristiyanlığın ve genel olarak tüm yabancı milletlerin simgesidir. Dolayısıyla yapılan bu yorumla, yabancı milletlerin İsrail’e yönelik gösterdiği dostane tavırların yapay olduğu, özünde her zaman bir düşmanlık ve zarar verme arzusu (ısırma) barındırdığı iddia edilmiştir. Bu sembolik dil, Yahudilerin yabancı topluluklarla kaynaşmasını ve asimile olmasını engellemek için zihinlere çekilen aşılmaz bir settir.
Tarihsel pratikler ve hoşgörü dönemlerindeki asimilasyon kaygısı
Dini metinlerdeki bu dışlayıcı ve mesafeli dile rağmen, Yahudiler tarih boyunca içinde yaşadıkları toplumlarla, özellikle Müslüman ve Hristiyan yönetimler altında çok yakın insani, kültürel ve ticari ilişkiler geliştirmişlerdir. Özellikle Abbasi hilafeti ve Endülüs Emevi dönemlerinde Yahudiler büyük bir dini serbestlik ve ekonomik refah elde etmişler, bilim ve felsefe alanında altın çağlarını yaşamışlardır.
Ancak bu yakınlaşma ve hoşgörü dönemleri, Yahudi dini otoriteleri tarafından her zaman büyük bir endişeyle karşılanmıştır. Dönemin Yahudi yazarları, gençlerin egemen Müslüman kültürünün ve bilimsel birikiminin etkisi altında kalarak kendi dini metinlerini ve dillerini unuttuklarından hayıflanmışlardır. Hoşgörünün getirdiği bu kimlik kaybı, Esav’ın öpücüğünün uzun vadede toplumu eriten bir ısırmaya dönüşmesi uyarısını haklı çıkaran bir süreç olarak yorumlanmıştır.
Benzer bir asimilasyon endişesi günümüz Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Yahudi toplumu için de geçerlidir. Tarih boyunca antisemitizmin en düşük düzeyde seyrettiği, Yahudilerin ekonomik, akademik ve siyasi açıdan en yüksek konumlara ulaştığı Amerikan toplumunda, Yahudi olmayanlarla yapılan evlilik oranları yüzde ellinin üzerine çıkmıştır. Bu durum Yahudi nüfusunun hızla erimesine yol açan asimilasyon sendromunu tetiklemiştir.
Dini pratikleri zayıflayan seküler Amerikan Yahudileri arasında toplumsal kimliği korumak amacıyla, geleneksel din kurallarının yerine Holokost bilinci yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Genç nesillere, geçmişte Avrupa’da tamamen asimile olduğunu düşünen Alman Yahudilerinin bile aniden nasıl bir soykırımlarla karşılaştığı hatırlatılarak, yabancı toplumlarla aralarındaki mesafeyi korumaları ve Yahudi kimliğine sahip çıkmaları yönünde sürekli uyarılarda bulunulmaktadır.
Yahudi şeriatında insanların sınıflandırılması
Yahudi şeriatı olan Halaka uyarınca insanlık tek bir kategoriden ibaret görülmemiş, inanç ve hukuki sorumluluklarına göre net sınıflara ayrılmıştır. Bu sınıflandırma şu şekildedir:
İsrail yani Yahudiler, bu kategoride doğuştan Yahudi olanlar ile sonradan resmi bir süreçle Yahudi dinine geçenler yer alır. Din değiştirme süreci erkekler için sünnet ve ritüel banyoya girmeyi gerektirir. Din değiştirenlere dürüst yabancı anlamına gelen ger tzedek adı verilir.
Yerleşik yabancı yani ger toşav, Yahudi egemenliği altında yaşayan, putperestliği reddeden ve Nuh’un yedi yasasına uymayı kabul eden Yahudi olmayan inançlı kimselerdir. Yahudi şeriatına göre Yahudi toplumu içerisinde ve Yahudi topraklarında yaşamasına izin verilen tek yabancı grubudur.
Putperestler, çok tanrılı inançlara sahip, Yahudi şeriatının ahlaki sınırlarının tamamen dışında kabul edilen ve güvenilmez olarak görülen yabancı topluluklardır.
Sapkınlar ve mürtedler yani minim ve mumar, Yahudi kökenli olduğu halde yoldan sapanlar veya Samiriler ile ilk dönem Hristiyanları gibi sapkın kabul edilen mezheplere yönelenlerdir. Rabbani otoriteler tarafından, toplumun iç bütünlüğünü bozdukları gerekçesiyle putperestlerden dahi daha tehlikeli kabul edilmişlerdir.
Dini otoritelerin derlediği hukuk kurallarında bu gruplara yönelik son derece sert teorik hükümler yer alır. İbn Meymun gibi büyük hukukçuların çalışmalarında da yer bulan kuyuya düşen insan örneği bu yaklaşımın sınırlarını gösterir. Bir Yahudi yolda giderken kuyuya düşmüş bir insan gördüğünde, düşen kişinin kimliğine göre hareket etmekle yükümlü kılınmıştır.
Eğer kuyuya düşen kişi bir sapkın veya mürted ise, onun ölümünü kolaylaştırmak adına kuyudaki merdiveni çekmek gibi aktif eylemlerde bulunulması istenir. Eğer kuyuya düşen kişi sıradan bir putperest ise, onu bizzat öldürmek için çaba gösterilmez ancak kurtulması için merdiven uzatmak gibi bir yardımda da bulunulmamasının şeriatın gereği olduğu belirtilir. Sadece Nuh’un yasalarına uyan yerleşik yabancıların kurtarılması ve korunması zorunludur. Yahudilerin siyasi egemenliğe sahip olmadığı dönemlerde bu kurallar pratik bir karşılık bulmamış olsa da, zihniyet dünyasındaki keskin sınırları göstermesi bakımından önem taşır.
Monoteist dinlerin ortaya çıkışı ve Yahudi hukukundaki yansımaları
Hristiyanlık ve İslamiyetin tarih sahnesine çıkışıyla birlikte, Yahudi şeriatındaki putperest yabancı tanımı teolojik bir tartışmaya yol açmıştır. Tek Tanrılı inanca sahip bu yeni kitlelerin putperest kategorisinde değerlendirilip değerlendirilemeyeceği sorusu Yahudi alimler tarafından kapsamlı bir şekilde ele alınmıştır.
Hristiyanlık, bünyesinde barındırdığı üçleme inancı nedeniyle başlangıçta putperestlik sınırında görülmüş ve uzun tartışmalara yol açmıştır. Ancak sonraki dönemlerde, Tevrat’ı vahyedilmiş kutsal bir metin olarak kabul etmeleri ve onun kutsiyetine inanmaları sebebiyle daha ılımlı bir konuma yerleştirilmişlerdir. İbn Meymun, Hristiyanların kutsal kitaba olan bağlılıkları nedeniyle onlara Tevrat öğretilebileceğine hükmetmiştir.
İslamiyet ise barındırdığı mutlak tek Tanrı inancı sebebiyle teolojik açıdan Yahudiliğe en yakın ve kusursuz inanç sistemi olarak kabul edilmiştir. Müslümanların putperest olmadığı konusunda Yahudi alimleri arasında tam bir fikir birliği mevcuttur. Ancak Müslümanların mevcut Tevrat metinlerini tahrif edilmiş olarak kabul etmesi teolojik bir sorun doğurmuştur.
İbn Meymun, bu tahrif iddiası nedeniyle, kutsal metnin içeriğine saygı duymayacakları gerekçesiyle Müslümanlara Tevrat öğretilmesini yasaklamıştır. Günümüzde ise Yahudi hukukçuların genel eğilimi, hem Hristiyanları hem de Müslümanları putperestlikten uzak, Nuh’un yedi kanununa uyan ve bu vesileyle insanlığın ortak kurtuluş dairesinde yer alan inançlı topluluklar olarak kabul etmektir.
Yabancılara yönelik ahlaki sorumluluklar da bu teolojik çerçevede belirlenmiştir. Tevrat’ta geçen komşunu kendin gibi seveceksin emrindeki komşu ifadesi, geleneksel yorumda sadece Yahudi olanları kapsar. Yahudi olmayanı sevme yükümlülüğü bulunmamaktadır. Ancak yabancılara karşı her zaman adaletle davranılması zorunlu kılınmıştır.
Yabancıyı doğrudan dolandırmak veya ona hile yapmak kesin olarak yasaktır. Çünkü bu tür ahlak dışı eylemler yabancıların Yahudilere düşman olmasına ve en önemlisi Tanrı’nın adının lekelenmesine yol açmaktadır. Bununla birlikte, yabancının kendi dalgınlığından veya cehaletinden kaynaklanan hatalardan ticari olarak istifade edilmesine teorik olarak izin verilmiş olsa da, birçok yetkin rabbi Yahudiliğin ahlaki saygınlığını korumak adına bu tür yollara başvurulmamasını önemle tavsiye etmiştir. Ayrıca, başka devletlerin egemenliği altında yaşayan Yahudiler için içinde bulunulan ülkenin kanunları geçerlidir ilkesi dini bir norm haline getirilmiş ve devletin yasalarına uymak şeriatın bir gereği sayılmıştır.
Günümüz İsrail siyasetinde radikal dini yorumların etkisi
Yüzyıllar boyunca sürgün hayatının getirdiği zorunluluklar ve Rabbani otoritelerin yorumlarıyla törpülenerek teorik düzeyde tutulan sert şeriat hükümleri, günümüz İsrail siyasetinde radikal dinci siyonist gruplar tarafından yeniden canlı birer uygulama haline getirilmeye çalışılmaktadır.
Kendilerini dindar siyonist olarak tanımlayan uç gruplar, geleneksel metinlerde yer alan Kenan kavimlerinin tamamen tasfiye edilmesi yönündeki radikal emirleri, bugün Filistinlilere karşı uygulanması gereken güncel ve fiziki birer talimat olarak kabul etmektedirler.
Bu katı zihniyetin bir yansıması olarak, Yahudi olmayanlara mülk satılmaması, ev kiralanmaması veya onlarla toplumsal düzeyde hiçbir şekilde kaynaşılmaması yönündeki eski şeriat kuralları, modern hukuk sistemine ve toplumsal yaşama dayatılmaktadır. Tarihsel süreçte asimilasyonu önlemek için zihinsel birer savunma mekanizması olarak kurgulanan bu dışlayıcı hükümler, günümüzde doğrudan siyasi ve askeri baskı araçlarına dönüştürülerek bölgesel çatışmaları derinleştiren en önemli unsurlardan biri haline gelmiştir.
Notlar ve dosya açıklamaları ÖSYM konu listesine göre hazırlanır.
Yorum yaz