İçeriğe geç
Genel Kültür

Amerikan Devrimi ve bağımsızlık mücadelesi

Hazırlayan: PDF Soru Bankası - Ders Notları Arşivi. Yayın , 23 dk

Kısaca

merikan Devrimi ve bağımsızlık mücadelesi

İçindekiler

Yedi Yıl Savaşı’nın sonu ve imparatorluk borç krizi

Avrupa güçleri arasında yaşanan küresel bir çatışma olan Yedi Yıl Savaşı, bin yedi yüz altmış üç yılında Britanya İmparatorluğu’nun zaferiyle sona ermiştir. Britanya, Fransız ve İspanyol rakiplerine karşı üstünlük kurarak Hindistan, Batı Hint Adaları ve özellikle Kuzey Amerika’da çok geniş yeni topraklar ele geçirmiştir. Fransa, Avrupa kıtasının tamamına denk gelen üç milyon mil karelik sömürge alanının neredeyse tamamını Britanya’ya bırakmak zorunda kalmıştır. Bu zaferle birlikte Britanyalılar sınırları güneşin batmadığı bir imparatorluğa hükmetmeye başlamıştır. Ancak bu büyük askeri başarının içinde, gelecekteki çatışmaların tohumları da ekilmiştir.

Savaşın muazzam maliyeti Britanya devletinin ulusal borcunu aşırı derecede şişirmiştir. Devletin sadece bu borcun faizini ödemek için yaptığı harcamalar, yıllık bütçesinin yarısından fazlasını tüketmektedir. Ayrıca Amerika’da yeni kazanılan sınır topraklarının, Britanya’nın kazanımlarını tersine çevirmek için fırsat kollayan emperyal rakiplere karşı korunması gerekmektedir. Özellikle Fransızların eski müttefiki olan yerli Amerikan kabileleri sınır boylarında büyük bir güvenlik tehdidi oluşturmaktadır. Nitekim bin yedi yüz altmış üç yılında Odawa kabilesinin şefi Pontiac, Britanyalılara karşı büyük bir isyan başlatmıştır. Appalachian Dağlarının batısındaki tüm Britanya kaleleri saldırıya uğramış ve sınır hattında ciddi can kayıpları yaşanmıştır.

On üç koloninin yapısı ve faydalı ihmal politikası

Kuzey Amerika ve Batı Hint Adalarında bu dönemde yirmi altı Britanya kolonisi bulunmaktaydı. Bunların on üçü Amerika’nın doğu kıyısında yer alıyor ve uzun yıllar süren refah ile göç dalgalarının ardından nüfusları iki milyonu aşıyordu. Bu on üç koloniyi birbirine bağlayan ortak unsurlardan ziyade, onları birbirinden ayıran coğrafi, dini ve kültürel farklar daha belirgindi. Her koloninin kendine has bir karakteri, tarihi ve yönetim şekli vardı. Kolonilerin önemli bir kısmı Yeni Dünya’da dini özgürlük arayan topluluklar tarafından kurulmuştu. Massachusetts’e Püritenler, Maryland’e Katolikler, Pennsylvania’ya ise Quakerlar yerleşmişti. Her kolonide bol toprak vaadiyle cezbedilmiş cesur öncüler ve ekonomik fırsatçılar bulunuyordu. Bununla birlikte, sömürgelere yoksul, çaresiz veya kendi istekleri dışında zorla getirilmiş çok sayıda insan da vardı.

Kölelik sistemi o dönemde on üç koloninin tamamında yasal bir statüye sahipti. Kuzey sömürgelerinde köleleştirilmiş Afrikalılar nüfusun yaklaşık yüzde beşini oluşturan küçük bir azınlıktı. Güney sömürgelerinde ise ekonomi; pirinç, tütün ve çivit otu yetiştiren büyük köle plantasyonları üzerine kuruluydu. Virginia’da Afrikalı köleler nüfusun yaklaşık yüzde kırkını oluştururken, bu oran Güney Carolina’da yüzde altmışa ulaşıyordu. İlk yerleşimcilerin büyük çoğunluğu İngiltere kökenli olmasına rağmen, son yıllarda İrlanda, İskoçya ve Almanya’dan gelen yoğun göçmen dalgasıyla toplumsal yapı değişmeye başlamıştı. Tüm bu unsurlar, sömürgeleri ziyaret eden yabancılarda güçlü bir etki bırakan, otoriteye daha az saygı duyan, girişimci ve özgüveni yüksek yeni bir Amerikan kültürünün şekillenmesini sağladı.

Tarihleri boyunca İngiliz hükümeti ile Amerikan kolonileri arasındaki ilişkiler faydalı ihmal esasına dayanıyordu. İngiliz hükümeti sömürgeleri kendi iç işlerinde ve yönetimlerinde büyük ölçüde serbest bırakırken, kendisi Batı Hint Adaları ile Hindistan’daki daha kazançlı ticaret kaynaklarına odaklanmıştı. Ancak sömürgelerin taca bağlı kaldığı bu gevşek dönem borç kriziyle birlikte sona ermek üzeredir.

Sömürgelerin vergilendirilmesi ve rıza tartışmaları

İngiltere’nin karşı karşıya kaldığı ağır borç krizi, hükümeti sömürgelerin kendi savunma giderlerini karşılaması gerektiği düşüncesine sevk etti. Ortalama bir Amerikalının ödediği vergi yükü, İngiltere’de yaşayan bir vatandaşın ödediği verginin çok küçük bir kısmına denk geliyordu. Yapılan hesaplamalara göre bir İngiliz yılda yirmi altı şilin vergi öderken, Yeni İngiltere bölgesinde yaşayan bir sömürgeci sadece bir şilin ödüyordu. İngiliz Başbakanı George Grenville, ülkenin büyüyen borç krizini çözmek için sömürge vergilerini devreye sokmaya karar verdi.

Başbakan Grenville bin yedi yüz altmış dört yılında sömürgelerden gelir elde etmeyi amaçlayan iki yeni yasa önerdi. Bunlardan ilki olan Şeker Yasası, yabancı şeker ve pekmez üzerindeki vergileri fiilen düşürürken, bu vergilerin kaçakçılığa izin verilmeden çok daha sıkı ve etkili bir şekilde tahsil edilmesini öngörüyordu. İkinci yasa ise bin yedi yüz altmış beş yılında çıkarılan Damga Yasası oldu. Bu yasa; gazetelerden oyun kartlarına, avukatlık ruhsatlarından arazi tapularına kadar tüm ticari ve yasal belgelerin devlet puluyla vergilendirilmesini getirdi.

Bu vergilerin başlangıçta büyük bir kargaşaya yol açması beklenmiyordu çünkü İngiltere’deki halk bu pulları yetmiş yıldır ödüyordu. Ancak sömürgelerdeki tepki çok sert oldu. Damga Yasası özellikle sömürge toplumunun en nüfuzlu ve ses getiren kesimleri olan tüccarları, avukatları ve işletme sahiplerini hedef alıyordu. Gazetelerde ve dağıtılan broşürlerde bu yasalar şiddetle kınandı. Muhalefetin asıl odak noktası verginin mali yükünden ziyade siyasi rıza ilkesiydi. Sömürgeciler, İngiliz parlamentosunda kendi temsilcilerinin bulunmadığını belirterek temsil edilmeden vergilendirme yapılamayacağını savundu. Bu durumun İngiliz anayasası tarafından korunan haklarını çiğnediğini ilan ettiler.

Başbakan George Grenville ise Amerikan kolonilerinin parlamentoda fiili bir temsilciye sahip olmasalar bile sanal temsil yoluyla temsil edildiklerini savundu. Bu teze göre kolonilerin çıkarları, genel olarak tüm İngiliz milletvekilleri tarafından gözetilmekteydi. Zaten İngiltere’deki halkın büyük çoğunluğu da genel seçimlerde oy kullanma hakkına sahip değildi. Grenville’in bu argümanı sömürge meclislerinde hiçbir kabul görmedi. Hatta İngiliz parlamentosunda bile muhalefetle karşılaştı. Ünlü eski Başbakan Yaşlı Pitt, parlamentonun kolonilere kendi rızaları olmadan vergi koyma hakkı olmadığını açıkça savundu.

Bin yedi yüz altmış beş yılı boyunca sömürge meclisleri bu yeni vergilere karşı protesto kararları almak üzere toplandı. Virginia Meclisinde Patrick Henry, sömürge direnişinin en radikal liderlerinden biri olarak öne çıktı. Henry, halkın ancak kendi seçtikleri temsilciler vasıtasıyla vergilendirilebileceğini savunan bir dizi karar önerdi. Virginia meclisi içindeki muhafazakar üyeler, sadece kendi meclislerinin vergi toplama yetkisine sahip olduğunu belirten en radikal karar maddesini iptal etmeyi başardılar. Bu tarihi tartışmaları yakından izleyenler arasında yirmi iki yaşındaki genç bir hukuk katibi olan Thomas Jefferson da bulunuyordu.

Tartışmalar kızıştıkça protestolar sokaklarda şiddet eylemlerine dönüştü. Vergi tahsildarları kalabalıklar tarafından dövüldü, kasabalardan sürüldü veya istifaya zorlandı. Vergi belgeleri imha edildi, kraliyet valilerinin maketleri yakılarak Özgürlük Ağaçlarına asıldı. Bu sırada on üç koloniden dokuzunun delegeleri New York’ta bir araya gelerek Kral III. George ve parlamentoya sunulmak üzere bir dilekçe hazırladı. Delegeler krala olan bağlılıklarını yinelerken, İngiliz vatandaşı olarak kendi rızaları olmadan vergilendirilemeyeceklerini ilan ettiler. Sömürge tüccarları İngiliz mallarına karşı geniş çaplı bir boykot başlattı.

Ekonomik boykotun İngiliz ticaretine vurduğu darbe ve vergilerin sömürgelerde fiilen uygulanamaz hale gelmesi, hükümeti geri adım atmak zorunda bıraktı. Bin yedi yüz altmış altı yılında yeni Başbakan Lord Rockingham, Şeker Yasası ile Damga Yasasını yürürlükten kaldırdı. Sömürgeler büyük bir zafer kazanmıştı. Ancak İngiliz parlamentosu Amerika’da vergi toplama hakkından vazgeçmediğini ilan etmek amacıyla aynı gün Beyan Yasasını çıkardı. Bu yasada, parlamentonun sömürgeleri her ne koşulda olursa olsun bağlayacak kanunlar yapma konusunda tam yetkiye sahip olduğu belirtiliyordu. Bu meydan okuma sömürge meclislerini daha da öfkelendirdi ve yeni bir fırtınanın yaklaşmakta olduğunu gösterdi.

merikan Devrimi ve bağımsızlık mücadelesi

İkinci vergi krizi ve Boston Katliamı

Bin yedi yüz altmış yedi yılında Hazine Bakanı Charles Townshend’in adıyla anılan Townshend Yasaları kabul edildi. Bu yasalar sömürgelerden yeni gelirler elde etmeyi ve taca bağlı kraliyet memurlarının maaşlarını doğrudan ödeyerek yerel meclislerin denetiminden çıkarmayı hedefliyordu. On üç kolonide bu yasalar büyük bir infialle karşılandı. Kraliyet yöneticileri sömürgelerden kovuldu, bazı vergi memurları sokaklarda kaynar katran ve tüylerle kaplanarak cezalandırıldı. Bu süreçte sömürge toplumunda derin bir ayrışma başladı. Ayaklanmacılar kendilerini Vatanseverler olarak adlandırırken, taca bağlı kalıp parlamentoyla uzlaşmak isteyenler Sadıklar olarak bilindi. Topluluklar ve hatta aileler bu iki cephe arasında bölünmeye başladı.

New England bölgesindeki Vatanseverler arasında Özgürlük Oğulları adlı bir grup öne çıktı. Samuel Adams önderliğindeki bu harekette; zengin tüccar John Hancock, doktor Joseph Warren ve gümüşçü Paul Revere gibi isimler yer alıyordu. Krizin merkezi Massachusetts sömürgesinin başkenti Boston oldu. Damga Yasasından beri muhalefetin kalesi olan Boston’a bin yedi yüz altmış sekiz yılında İngiliz askerlerinin konuşlandırılması şehirdeki gerilimi en üst düzeye çıkardı.

Beş Mart bin yedi yüz yetmiş tarihinde sivil halk ile İngiliz nöbetçileri arasında başlayan ufak bir tartışma, yüzlerce kişinin toplandığı öfkeli bir çatışmaya dönüştü. Kalabalık tarafından taşlar ve kartoplarıyla sıkıştırılan küçük bir İngiliz askeri birliği, komut almadan ateş açtı. Bu olayda beş sivil hayatını kaybetti. Boston Katliamı olarak tarihe geçen bu olay, vatansever davası için çok güçlü bir propaganda malzemesine dönüştürüldü. Paul Revere tarafından yapılan ve olayı İngiliz askerlerinin silahsız halkı kasten katlettiği şeklinde tasvir eden gravür sömürge genelinde dağıtıldı.

Katliamın ardından Massachusetts Valisi Thomas Hutchinson, askeri birlikleri Boston limanındaki kaleye çekerek gerilimi düşürmeye çalıştı. Silahlı çatışmaya karışan İngiliz askerleri mahkemeye çıkarıldı. Askerlerin savunmasını, tanınmış bir vatansever olmasına rağmen adaletin tarafsızlığına inanan avukat John Adams üstlendi. Adams’ın başarılı savunması sayesinde askerlerin çoğu cinayet suçlamasından beraat etti.

Bu sırada Britanya’da kralın yakın dostu olan Lord North başbakanlık görevine getirildi ve bu görevde on iki yıl boyunca kalacaktı. Sömürgelerin uyguladığı boykotların İngiliz ekonomisine verdiği zararı gören Lord North, Townshend vergilerini kaldırmaya karar verdi. Ancak parlamentonun sömürgeler üzerindeki vergilendirme yetkisini simgesel olarak korumak amacıyla çay üzerindeki küçük vergi yürürlükte bırakıldı. Boykotların sona ermesiyle sömürgelere geçici bir sakinlik geri döndü ancak New England bölgesindeki tüccarların taca karşı olan öfkesi derinden devam ediyordu. Ticarete bağımlı olan bu tüccarlar, sömürge dışı ülkelerle doğrudan ticaret yapmalarını engelleyen İngiliz gümrük kurallarına uzun süredir karşı çıkıyordu. John Hancock gibi birçok vatansever, vergi ödememek için sömürgelere kaçak mal sokuyordu. Kraliyet donanmasının bu kaçakçılığı engellemek için sömürgeci gemilerine el koyması ve şüphelileri yerel mahkemeler yerine doğrudan askeri denizcilik mahkemelerinde yargılaması nefreti körükledi. Bin yedi yüz yetmiş iki yılında Özgürlük Oğulları, kaçakçılık takibi yapan kraliyet gemisi HMS Gaspee’yi ele geçirerek yaktı.

Boston Çay Partisi ve Coercive Acts süreci

Bin yedi yüz yetmiş üç yılında Britanya İmparatorluğunun en büyük ticari şirketi olan Doğu Hindistan Şirketi iflasın eşiğine geldi. Şirketi kurtarmak amacıyla parlamento Çay Yasasını çıkardı. Bu yasa, şirkete sömürgelerde doğrudan ve gümrük vergisinden muaf olarak çay satma tekeli verdi. Bu durum Doğu Hindistan Şirketinin çayını kaçak çaydan bile daha ucuz hale getiriyordu. Ancak çay üzerindeki pound başına üç penilik vergi hala yürürlükteydi.

Bu yasa hem sömürgedeki kaçakçı tüccarların kârını baltalıyor hem de sömürgecileri ucuz çay yoluyla temsil edilmeden vergilendirme ilkesini kabul etmeye zorluyordu. Doğu Hindistan Şirketine ait çay yüklü yedi gemi Atlantik’i geçerken, Özgürlük Oğulları sömürgelerdeki çay alıcılarına baskı uygulayarak sevkiyatları reddetmelerini sağladı. Philadelphia limanına ulaşan gemiler, halkın tehditleri karşısında yükünü boşaltamadan geri dönmek zorunda kaldı. Ancak Boston’da Vali Thomas Hutchinson sömürge boykotlarına boyun eğmeyeceğini ilan ederek üç çay gemisinin limana girmesini sağladı.

On altı Aralık bin yedi yüz yetmiş üç akşamı, kendilerini yeni Amerikan kimliğinin bir simgesi olarak Kızılderili kıyafetleriyle kamufle eden Özgürlük Oğulları üyeleri limandaki gemilere sızdı. Gemilerdeki üç yüz kırk çay sandığını parçalayarak içindeki doksan iki bin pound ağırlığındaki çayı Boston limanının sularına döktüler. Bu imha edilen çayın değeri bugünkü parayla yaklaşık iki milyon dolara denk geliyordu. Vatanseverler Boston Çay Partisini sömürge direnişinin en cesur ve onurlu meydan okuma eylemi olarak kutladılar. John Adams günlüğüne bu olayın sömürge tarihindeki en muhteşem ve yüce eylem olduğunu yazdı.

Londra hükümetinin bu olaya tepki göstermesi gecikmedi. İngiliz yöneticileri bu eylemi açık bir kanunsuzluk, yağma ve özel mülkiyete yönelik bir saldırı olarak değerlendirdi. Başbakan Lord North hükümeti, Massachusetts sömürgesini cezalandırmak ve diğer kolonilere örnek göstermek amacıyla bin yedi yüz yetmiş dört baharında Zorlayıcı Yasaları kabul etti. Sömürgede ise bu yasalar Dayanılmaz Yasalar olarak adlandırıldı.

Bu yasalar uyarınca Boston limanı tüm ticarete kapatıldı. Vali Hutchinson görevden alınarak yerine askeri vali General Thomas Gage atandı ve Boston’a dört bin İngiliz askeri konuşlandırıldı. Massachusetts’teki yerel halk meclislerinin yetkileri sınırlandırıldı ve askerlerin sivil konutlara el koyması kolaylaştırıldı. Ayrıca aynı dönemde kabul edilen Quebec Yasası ile Kanada’daki Fransız Katolik nüfusa dini özgürlükler tanınırken, sömürgecilerin göz koyduğu Ohio vadisindeki geniş batı toprakları Quebec eyaletine bağlandı. Bu durum sömürgelerdeki katı Protestanları ve batıdaki ucuz topraklar üzerinde spekülasyon yapan toprak sahiplerini dehşete düşürdü.

Birinci Kıta Kongresi ve silahlanma süreci

Zorlayıcı Yasaların asıl amacı Massachusetts’i izole etmek ve sömürgeleri bölmekti ancak sonuç tam tersi oldu. Diğer koloniler Massachusetts ile dayanışma içine girdi. Virginia Meclisi kapatılmasına rağmen gayriresmi olarak toplandı ve George Washington başkanlığında parlamentonun tiranlığını kınayan kararlar aldı. Bin yedi yüz altmış üç yılında çıkarılan Kraliyet Bildirisi ile sömürgecilerin Appalachian Dağlarının batısına göç etmesinin yasaklanması, zaten sınır bölgesindeki çiftçilerin ve toprak spekülatörlerinin taca karşı olan öfkesini uzun süredir canlı tutuyordu. Şimdi bu öfke tüm sömürgeleri birleştiren ortak bir cepheye dönüştü.

Ekim bin yedi yüz yetmiş dört yılında on üç koloniden on ikisinin temsilcileri sömürgelerin ortak yanıtını belirlemek üzere Philadelphia’da Birinci Kıta Kongresini topladı. Kongreye elli iki delege katıldı. Bunlar arasında Massachusetts’ten Samuel ve John Adams, Pennsylvania’dan uzlaşma yanlısı ılımlı John Dickinson ve Virginia’dan tam bağımsızlığı savunan Patrick Henry öne çıkıyordu. Yaşanan sert tartışmaların ardından kongre delegeleri ortak bir karara vardı. Dayanılmaz Yasalar kaldırılana kadar tüm İngiliz mallarına karşı eksiksiz bir boykot uygulanması kararlaştırıldı. Ayrıca Kral III. George’a bağlılıklarını bildiren ancak sömürge haklarının iadesini talep eden resmi bir dilekçe gönderildi. Bu dilekçeye İngiliz hükümetinden hiçbir resmi yanıt gelmedi.

Birinci Kıta Kongresi siyasi krizi çözmeyi başaramadı ancak sömürgelerin ortak bir dava etrafında bir araya gelebileceğini tüm dünyaya gösterdi. Sömürgeler genelinde milis güçleri ve her an savaşa hazır minutemen birlikleri düzenli askeri eğitim almaya başladı. Boston’daki askeri vali General Thomas Gage, sömürgelerdeki bu silahlanma faaliyetlerinden ve milislerin elindeki barut depolarından derin endişe duyuyordu. Sentyal bin yedi yüz yetmiş dörtten itibaren barut depolarını ele geçirmek için askeri hamleler başlattı. Sınır boylarında askeri hareketliliğin görülmesi, İngilizlerin köyleri yaktığı ve sivilleri katlettiği yönünde asılsız söylentilerin yayılmasına yol açtı. Binlerce silahlı vatansever Cambridge’de toplandı. Bu gergin atmosfer karşısında General Gage güçlerini Boston şehir merkezine çekerek savunma mevzileri kazmaya başladı ve İngiltere’den acil askeri takviye istedi.

Şubat bin yedi yüz yetmiş beşte İngiliz parlamentosu Massachusetts’in resmen isyan halinde olduğunu ilan etti. Yirmi üç Mart bin yedi yüz yetmiş beşte Patrick Henry, Virginia Konvansiyonunda yaptığı tarihi konuşmada mücadeleden geri dönüşün kölelik ve teslimiyet anlamına geleceğini belirterek şu meşhur sözlerle haykırdı: “Ya bana özgürlük verin ya da ölüm!”

Savaşın patlak vermesi ile Lexington ve Concord muharebeleri

Nisan bin yedi yüz yetmiş beşte General Gage, milisleri silahsızlandırmak ve vatansever liderleri tutuklamak üzere kesin bir emir aldı. Hedefi, Boston’a yirmi mil uzaklıktaki Concord kasabasında bulunan milis mühimmat depolarını imha etmekti. On dokuz Nisan bin yedi yüz yetmiş beş gecesi yarısı, Albay Francis Smith komutasındaki yedi yüz seçkin İngiliz piyadesi Concord’a doğru gizli bir yürüyüş başlattı. Ancak vatansever casus ağı bu planı önceden haber almıştı. Paul Revere ve diğer vatansever atlılar hızla yola çıkarak Doğu Massachusetts kırsalında alarm verdi ve milisleri uyandırdı.

Şafak vakti saat beşte İngiliz öncü birliği Lexington köy meydanına ulaştığında, karşılarında Yüzbaşı John Parker komutasındaki seksen vatansever milisi buldu. İngiliz subayları milislere silahlarını bırakıp dağılmaları yönünde emir verdi. Bu sırada kim tarafından ateşlendiği bugün dahi bilinmeyen tek bir silah sesi duyuldu. Bu ilk kurşunun ardından İngiliz askerleri milislerin üzerine yaylım ateşi açtı. Çatışmada sekiz milis hayatını kaybetti, sadece bir İngiliz askeri yaralandı. Bu birkaç dakikalık çatışma, Amerikan Bağımsızlık Savaşının ilk muharebesi oldu.

İngilizler Concord’a doğru yürüyüşlerine devam ettiler ancak baskın etkisi saatler önce yok olmuştu. Concord’a girdiklerinde mühimmat depolarının çoğunun vatanseverler tarafından önceden boşaltıldığını gördüler. Bu sırada kasabaya bakan tepelerde James Barrett komutasında toplanan dört yüzü aşkın milis gücü Kuzey Köprüsü’ne doğru ilerlemeye başladı. Köprüyü tutan sayıca az İngiliz müfrezesi, milislerin üzerine düzensiz bir ateş açtı. Milislerin karşılık vermesiyle köprü üstünde her iki taraftan da kayıplar verildi ve İngiliz askerleri geri kaçtı.

Albay Smith konumunun tehlikesini görerek öğle saatlerinde Boston’a geri çekilme emri verdi. Bu çekilme İngiliz ordusu için tam bir kabusa dönüştü. Yol boyunca gidiş dönüş hattına pusu kuran binlerce vatansever milis, ağaçların ve taş duvarların arkasından İngiliz askerlerini hedef aldı. Özellikle subaylar tek tek vuruldu. İngiliz askerleri keskin nişancıları temizlemek için yol üstündeki evleri basıp içeridekileri süngüledi. Smith’in birliği Lexington’a ulaştığında tamamen dağılmak üzereydi ancak burada Boston’dan iki adet topla yardıma gelen Lord Percy komutasındaki bin kişilik takviye güçle birleşti. Lord Percy daha disiplinli bir çekilme yönetti fakat milislerin taciz ateşi Boston’a kadar devam etti.

Bu ilk günün faturası İngilizler için yetmiş üç ölü ve yüz yetmiş üç yaralı olurken, Amerikalılar kırk dokuz ölü ve otuz dokuz yaralı verdi. Lord Percy daha sonra yazdığı mektupta, isyancıları düzensiz bir kalabalık olarak görüp küçümseyenlerin büyük bir yanılgı içinde olduğunu belirtti. Çatışmaların hemen ardından on beş bin vatansever milis Boston’ı karadan kuşatma altına aldı ve İngiliz ordusunu şehre hapsetti.

İkinci Kıta Kongresi ve George Washington’ın atanması

Savaşın başlamasından üç hafta sonra, Mayıs bin yedi yüz yetmiş beşte İkinci Kıta Kongresi Philadelphia’da toplandı. Delegeler başlangıçta sadece yeni boykotları koordine etmeyi planlıyordu ancak kendilerini aniden aktif bir savaşın ortasında bularak fiili bir savaş hükümeti gibi çalışmaya başladılar. Kongre; askeri malzemelerin temin edilmesi, ordu masraflarının karşılanması için kredi senetleri basılması ve Kanada ile diğer sömürgelerde müttefikler aranması yönünde kararlar aldı. Yeni delegeler arasında İngiltere’den yeni dönmüş olan Benjamin Franklin, zengin tüccar John Hancock ve Virginia’dan genç avukat Thomas Jefferson yer alıyordu. Benjamin Franklin sömürgelerin ilk genel posta müdürü olarak atandı.

Kongrenin en acil önceliği, Boston çevresindeki milisleri birleştirerek taca karşı koyabilecek profesyonel bir Kıta Ordusu kurmaktı. Bu ordunun başına geçecek tek bir isim vardı: kırk üç yaşındaki Virginialı delege George Washington. Washington, Yedi Yıl Savaşındaki askeri tecrübesiyle tanınıyordu ve kongre toplantılarına Fairfax milis subayı üniformasıyla katılarak komuta yeteneğini sessizce ortaya koyuyordu. On beş Haziran bin yedi yüz yetmiş beşte kongre, John Adams’ın önerisiyle George Washington’ı oybirliğiyle Kıta Ordusu Başkomutanı olarak atadı. Washington bu görevi hiçbir maaş almadan, sadece kişisel masraflarının karşılanması şartıyla kabul etti.

Bunker Hill Muharebesi ve taca bağlılığın kopuşu

George Washington daha Boston’daki orduya ulaşmadan, Boston’daki kuşatma kanlı bir muharebeye sahne oldu. Vatansever milisler Boston limanına bakan Breed Tepesini ve Bunker Tepesini tahkim etmişti. Tepedeki milislerin başında Artemas Ward bulunuyordu. Limandaki İngiliz donanmasının bu mevzilerden atılacak toplarla tehdit edileceğini gören gemiciler harekete geçti. General Gage, Tümgeneral William Howe komutasındaki iki bin beş yüz askere Breed Tepesine cepheden saldırma emri verdi.

On yedi Haziran bin yedi yüz yetmiş beşte gerçekleşen bu taarruzda, siperlerin arkasında mevzilenen vatansever milisler İngiliz saflarına çok yakın mesafeden yıkıcı bir yaylım ateşi açtı. İngilizlerin ilk iki cephe taarruzu büyük kayıplarla püskürtüldü. Ancak üçüncü taarruzda milislerin barutu tükendi ve süngüsü olmayan Amerikalılar geri çekilmek zorunda kaldı. Bu muharebede Massachusetts Eyalet Kongresi Başkanı karizmatik Joseph Warren siperlerde vurularak hayatını kaybetti.

İngilizler Breed Tepesini ele geçirmeyi başardılar ancak bu zaferin bedeli taca çok ağır oldu. İngiliz ordusu iki yüz ölü ve sekiz yüzden fazla yaralı verdi. Bazı birlikler askerlerinin yarısını kaybetmişti. Amerikalıların kaybı ise yaklaşık dört yüz elliydi. General Henry Clinton bu muharebe için, sömürgelerde kazanılacak birkaç benzer zaferin İngiliz egemenliğini tamamen bitireceğini yazdı. Bu muharebe Amerikalılara taca karşı durabileceklerine dair büyük bir moral verdi.

Kuşatma uzarken sömürgeler genelinde taca bağlılık tamamen kopmaya başladı. Neredeyse tüm İngiliz valileri eyaletlerden kaçmak zorunda kaldı. Ethan Allen liderliğindeki milisler, Kanada sınırındaki Fort Ticonderoga Kalesini tek bir kurşun sıkmadan ele geçirerek kaledeki elli dokuz ağır topa el koydu. Siyasi alanda ılımlıların çabasıyla hazırlanan Zeytin Dalı Dilekçesi Temmuz bin yedi yüz yetmiş beşte taca gönderildi ancak Bunker Hill’in kanlı haberleri Londra’ya ulaştığında Kral III. George bu dilekçeyi okumayı reddetti. Ağustos ayında kral, sömürgelerin açık bir isyan içinde olduğunu ilan ederek onları zorla bastırmak için hazırlıklara başladı. Britanya genelinde gemilere el konuldu ve ordunun gücünü artırmak amacıyla on sekiz bin Alman paralı askeri (Hessian) kiralandı.

George Washington Temmuz bin yedi yüz yetmiş beşte Boston’a gelerek Kıta Ordusunun başına geçti. Geldiğinde ordunun disiplinsiz, barutsuz ve salgın hastalıklarla boğuşan perişan bir halde olduğunu gördü. Washington hızla disiplini sağladı, asker kaçaklarına ağır cezalar getirdi ve ordusunu çiçek hastalığına karşı aşılatarak büyük bir yıkımdan kurtardı. Ancak ordunun elinde her askere sadece dokuz el ateş edecek kadar barut bulunuyordu. Bu yüzden kış boyunca Boston çevresindeki siperleri tutmaktan başka bir askeri hamle yapılamadı.

Siyasi alandaki son kopuş gruptaki güney sömürgelerinde yaşandı. Kasım bin yedi yüz yetmiş beşte Virginia Valisi Lord Dunmore, isyancı efendilere karşı taca sığınarak silahlanan tüm kölelere özgürlük vaat eden bir bildiri yayınladı. Bu bildiriyle yaklaşık üç yüz kaçak köle taca sığınarak Kraliyet Etiyopya Alayını kurdu. Ancak bu hamle güneydeki zengin köle sahibi plantasyon elitlerini taca karşı geri dönülemez birer düşmana dönüştürdü ve onları vatansever safına itti. Dunmore’un birliği gümrük darlığı, çiçek hastalığı ve tifüs salgınıyla çöktü, Norfolk şehri yakıldıktan sonra Dunmore sömürgeyi terk etmek zorunda kaldı.

Ocak bin yedi yüz yetmiş altıda yazar Thomas Paine’in adsız olarak yayınladığı Sağduyu adlı broşür bağımsızlık fikrini kitlelere yaydı. Paine, sade ve çarpıcı bir dille monarşi yönetimini alaya alıyor ve özyönetim hakkını savunuyordu. Yüz bin adet basılan bu broşür, sömürge halkını taca bağlılıktan tamamen kopardı.

Dört Temmuz bin yedi yüz yetmiş altıda Philadelphia’daki Kıta Kongresi, Thomas Jefferson tarafından kaleme alınan Bağımsızlık Bildirgesini resmen kabul etti. Bildirgede tüm insanların eşit yaratıldığı, devredilemez haklara sahip olduğu ilan edildi. Sömürge genelinde kralın heykelleri yıkıldı ve bu heykellerin kurşunları eritilerek savaş için mermiye dönüştürüldü.

Kanada Seferi ve Boston’ın kurtarılması

Kıta Kongresi, İngilizlerin Kanada’yı sömürgeleri işgal etmek için bir üs olarak kullanmasını engellemek amacıyla Kanada’ya askeri bir sefer düzenleme kararı aldı. Eylül bin yedi yüz yetmiş beşte Richard Montgomery komutasındaki iki bin kişilik Kuzey Ordusu Kanada’ya girdi ve Fort St. Jean Kalesini kuşatarak ele geçirdi. Bu sırada Benedict Arnold komutasındaki ikinci bir vatansever birliği, dondurucu soğukta balçıklar ve nehirlerle kaplı vahşi ormanları aşarak Montgomery ile birleşti. İki güç birleştiğinde sayıları açlık ve hastalıklar yüzünden bin iki yüze düşmüştü.

Otuz bir Aralık bin yedi yüz yetmiş beş gecesi, şiddetli bir kar fırtınasının örtüsü altında Quebec şehrine taarruz ettiler. Ancak çok tahkim edilmiş olan şehirde Vali Guy Carleton komutasındaki İngiliz ordusunun sert direnişiyle karşılaştılar. Çatışmada General Montgomery hayatını kaybetti, Benedict Arnold bacağından ağır yaralandı ve yüzlerce vatansever asker esir düştü. Arnold kalan adamlarıyla kış boyunca şehrin dışındaki kuşatmayı inatla sürdürdü ancak Haziran bin yedi yüz yetmiş altıda General Burgoyne komutasındaki yedi bin kişilik devasa İngiliz takviye gücü Kanada’ya ulaştı. Sayıca azalan ve çiçek hastalığıyla kırılan vatansever ordusu Montreal’i bırakarak güneye çekilmek zorunda kaldı. Kanada Seferi tam bir askeri başarısızlıkla sonuçlandı.

Buna karşılık Boston cephesinde mucizevi bir lojistik operasyon gerçekleşti. Yirmi beş yaşındaki eski kitapçı, yeni topçu Albayı Henry Knox, Ticonderoga Kalesinde ele geçirilen elli dokuz ağır topu dondurucu kış şartlarında kızaklar ve öküzler kullanarak tam üç yüz mil boyunca dağları ve donmuş nehirleri aşarak Boston kuşatmasına getirdi. Topların tamamı Ocak bin yedi yüz yetmiş altıda Boston’a ulaştı.

George Washington, bu ağır topları Dorchester Tepelerine yerleştirmek üzere gizli bir plan hazırladı. İngilizlerin dikkatini dağıtmak amacıyla Boston’a gece bombardımanı başlatıldı. Bombardımanın gürültüsü altında vatansever askerleri sessizce yirmi topu Dorchester Tepelerine taşıdı ve tepede tahkimat kurdu. Ertesi sabah tepedeki topları gören İngiliz ordusu ve limandaki donanma büyük bir şok yaşadı. Limandaki gemilerin doğrudan hedef altında kalması nedeniyle General Howe, Boston’ı tamamen tahliye etmek zorunda kaldı. On yedi Mart bin yedi yüz yetmiş altıda İngiliz ordusu ve onlarla birlikte sığınan binden fazla Sadık sömürgeci gemilere binerek Halifax’a yelken açtı. Boston kuşatması büyük bir vatansever zaferiyle sona ermişti.

New York felaketleri ve sömürgelerin çöküşün eşiğine gelişi

Boston’daki yenilginin intikamını almak isteyen İngiliz hükümeti, sömürge tarihindeki en büyük askeri sefer gücünü topladı. General William Howe ve kardeşi Amiral Richard Howe komutasında otuz iki bin asker, on iki bin denizci ve dört yüz gemiden oluşan devasa armada Haziran bin yedi yüz yetmiş altıda New York açıklarındaki Staten Adasına çıkarma yaptı. Bu güç Britanya İmparatorluğunun toplam askeri gücünün neredeyse yarısına denk geliyordu.

George Washington, New York limanının savunmasını gerçekleştirmek amacıyla ordusunu Manhattan ile Long Island arasında bölmek zorunda kaldı. Bu taktiksel hata vatansever ordusunu büyük bir tehlikeye attı. Yirmi yedi Ağustos bin yedi yüz yetmiş altı sabahı Long Island Muharebesi başladı. General Howe, sömürgecilerin zayıf koruduğu Guan Tepelerindeki açık bir dağ geçidini kullanarak on bin askeriyle Amerikan hattının arkasına sarktı ve onları kuşattı.

Amerikan ordusunun siperleri çöktü ve panik halinde kaçış başladı. Sadece Maryland ve Delaware taburları saflarını terk etmeyerek kahramanca bir direniş gösterdi ve ordunun geri kalanının kaçabilmesi için kendilerini feda etti. Bu çatışmada vatanseverler iki binden fazla kayıp verdi. Amerikalıların arkası Doğu Nehrine dayanmıştı ve tamamen imha edilmek üzereydiler. Ancak General Howe, siper taarruzunda Bunker Hill’deki gibi büyük kayıplar vermekten korktuğu için saldırıyı durdurdu ve kuşatma kazılması emrini verdi.

Washington, sağanak yağmurun ve şans eseri oluşan sabah sisinin yardımıyla ordusunu tek bir kayıp vermeden gizlice Doğu Nehrinin karşısına, Manhattan’a tahliye etmeyi başardı. Ancak New York’un kaybı önlenemedi. İngilizler Kip Körfezine çıkarma yaparak Manhattan’ı ele geçirdi. Yirmi Eylül bin yedi yüz yetmiş altı gecesi çıkan büyük bir yangınla New York şehrinin dörtte biri kül oldu. Washington ordusunu White Plains’e çekmek zorunda kaldı ancak burada da Chatterton Tepesi savaşında yenildi.

Kasım bin yedi yüz yetmiş altıda Hudson Nehrini kontrol etmek amacıyla kurulan Fort Washington Kalesi İngilizlerin eline geçti ve iki bin sekiz yüz vatansever askerin tamamı esir alındı. Bu büyük yenilgilerin ardından Kıta Ordusunda kitlesel firarlar başladı, ordunun mevcudu altı bin kişinin altına düştü. Washington, New Jersey üzerinden Delaware Nehrinin karşısına, Pennsylvania’ya çekilmek zorunda kaldı ve nehirdeki tüm tekneleri imha ederek takibi zorlaştırdı.

Bu dönem sömürge davasının en karanlık ve umutsuz dönemi oldu. New Jersey halkı taca bağlılık yemini ederek İngilizlerden af dilemeye başladı. Bunlar arasında Bağımsızlık Bildirgesini imzalayan eski kongre üyeleri de bulunuyordu. Washington’ın ikinci komutanı kibirli General Charles Lee, ordu kampından uzaktaki bir tavernada kalırken İngiliz süvarileri tarafından basılarak esir alındı ve ordusu dağıldı. Pennsylvania ve Philadelphia sömürge yönetimleri şehri panik içinde tahliye etti. Orduya kayıtlı askerlerin sözleşmeleri ise Aralık sonunda bitiyordu ve neredeyse tamamı evlerine dönmeye hazırlanıyordu.

Trenton ve Princeton zaferleriyle yeniden doğuş

Amerikan Devriminin tamamen çökmek üzere olduğunu gören George Washington, tüm askeri geleceğini riske atarak çok cesur ve sıra dışı bir taarruz kararı aldı. Planına göre üç ayrı askeri kol Noel gecesi Delaware Nehrini geçerek Trenton kasabasındaki Hessian birliğine şafak vaktinde baskın düzenleyecekti.

Yirmi beş Aralık bin yedi yüz yetmiş altı gecesi dondurucu fırtına, kar ve nehirdeki devasa buz kütleleri altında nehir geçişi başladı. Diğer iki kol kötü hava şartları nedeniyle geçişi iptal etmek zorunda kalırken, Washington komutasındaki iki bin dört yüz kişilik ana kol, topçu ve denizci milislerin olağanüstü çabaları sayesinde nehri geçmeyi başardı. Planlanan süreden üç saat gecikmiş olmalarına rağmen dondurucu kar fırtınasının görüşü kapatmasından yararlanarak Trenton’a doğru ilerlediler.

Trenton kasabası, Albay Johann Rall komutasındaki bin beş yüz Hessian askeri tarafından korunuyordu. Rall, Noel kutlamalarının ve dondurucu fırtınanın etkisiyle vatanseverlerin bir askeri hamle yapamayacağını düşünerek gardını tamamen düşürmüştü. Yirmi altı Aralık sabahı şafak sökerken vatansever ordusu kasabaya iki koldan hücum etti. Henry Knox’un ağır toplarını sokak başlarına yerleştirmesi ve milislerin süngü hücumlarıyla Hessian birliği bir saat içinde tamamen etkisiz hale getirildi. Çatışmada Albay Rall ölümcül şekilde yaralandı. Hessianlar yüz ölü ve dokuz yüz esir verirken, vatansever ordusu sadece beş yaralıyla bu büyük zaferi elde etti.

Bu beklenmedik zafer sömürge davasına yeniden hayat verdi. Ancak İngilizler hemen karşı hamleye girişti. General Cornwallis, sekiz bin kişilik seçkin bir orduyla Washington’ı Trenton’da kıstırmak üzere yola çıktı. Askerlik sözleşmeleri biten vatansever askerlerini ek maaş vaadi ve vatanseverlik çağrılarıyla bir ay daha kalmaya ikna eden Washington, Cornwallis’in öncü birliklerini Assunpink Deresi arkasında başarıyla oyaladı.

Cornwallis, sabaha kadar bekleyip sömürgecileri tamamen imha edeceğini düşünerek ordusunu Trenton’da dinlenmeye çekti. Ancak Washington o gece ordu kamp ateşlerini canlı bırakarak Cornwallis’i aldattı ve tüm ordusunu sessizce kuzeydeki Princeton’a doğru yürüttü. Üç Ocak bin yedi yüz yetmiş yedi sabahı vatansever ordusu Princeton’daki İngiliz garnizonuna saldırdı. İlk başta İngiliz süngü hücumuyla sarsılan vatansever hatlarını düzeltmek için George Washington bizzat atıyla ateş hattının ortasına girdi ve askerlerini toparlayarak İngilizleri mağlup etti. İngilizler bu savaşta dört yüz kayıp verirken, Amerikalıların kaybı yüzün altındaydı.

Washington bu parlak askeri zaferin ardından ordusunu güvenli kışlık sığınak olan Morristown tepelerine çekti. Trenton ve Princeton zaferleri askeri ölçek olarak küçük olsa da sömürgelerin savaşma azmini ve taca karşı durma inancını tamamen kurtardı. Bu zaferler özellikle Avrupa’da taca karşı intikam fırsatı kollayan Fransa ve İspanya krallıklarının dikkatini çekti ve devrimin küresel bir savaşa dönüşmesini sağlayan yolu açtı.

Notlar ve dosya açıklamaları ÖSYM konu listesine göre hazırlanır.

Yorum yaz

Yorum yaz